TOPRAĞIN BABASI ; ALİ

Hz. Mustafa ve Hz. Zehra’nın ard arda vefatları sonrası, karşımızda ortada çocukları ile bir başına kalmış, bir Ali vardır. Ali’nin sırtında ki yük çok büyüktür. Ali , bir yandan Nur-u Tevhid’in sönmemesi için çalışmakta, bir yandan aile ocağının sönmemesi için , deyim yerindeyse canını dişine takmış bir vaziyette çalışmaktadır. Tarımla uğraşmaktadır , kuyular açmaktadır , çorak toprakları sulamaktadır ve çocuk yaştaki geleceğin hakikat direnişçileri olan Zeynep’in, Hasan’ın ve Hüseyin’in büyümeleri ile meşgul olmaktadır.

Yıllar sonra büyüdüklerinde Hasan , babası Ali’ye Emevi Camiilerinde hakaret ve lanet okutulmaması için savaşacak , zehirli bir kılıçla yaralanacak ve en nihayetinde kendi hanesi içinde bir ihanetle, zehirli bir kadehle şehit edilecektir.

Hüseyin de , dedesi Mustafa’nın babası Murteza’nın yolunda Medeniyetin ,devletlerin ve toplumlar tarihinin başladığı iki nehrin ortasında ki bereketli toprağın kara yazgılı çölünde kardeşleri , yeğenleri ve kundaktaki çocukları ile şehadet ırmağından içecek ve Ali’ye layık bir oğul olduğunu gösterecekti.

Zeynep ise , Kerbela’dan Şam’a boynunda zincirler, ayaklarında prangalarla, kardeşi Hüseyin’in başı ile birlikte bin bir eziyetle sürüklenecek , gittiği her yerde Hüseyni duruşu anlatacak , Şam’da ki Emevi Sarayının ve Camiinin korkulu rüyası olacak , Şam’da bedeni Emevi Esareti altında ama aklı ve dili ; dedesi Mustafa’nın , anası Fatima’nın, babası Murteza’nın ve kardeşi Hüseyin’in yolunda Hakka kavuşana kadar Hüseyni Duruşu anlatacak , bugün dahi türbesi Selefi teröristlerce bombalanan/bombalanmaya çalışılan Şam’ın kutsal bir Alevi Ziyaretgahı olacaktı.

Emevi Hanedanı , bu kutsal aileyi yok etmek için elinden geleni yapacak ama her ölüm bu ailenin ve ailenin sevenlerinin sayısını arttıracak , Ebu Süfyan Hanedanı Ortadoğu’da zaman içinde erirken, Ali ve Fatima’nın Ailesi tüm Ortadoğu’ya zaman içinde yayılacak , Dersim Dağlarından Lübnan Dağlarına , Kızıl Deniz’den Pers Denizine , Pamir Platolarından Adriyatik Kıyılarına kadar, bulundukları toplumlar içinde dilleri değişen ama her bulundukları toplumda o toplumun dili ile Ewlad-ı Ali ve Fatima , Ewlade Resül Hak İnancını ve Hakk’ın mesajını yayan bir kurtuluş gemisi olacaktı. Nitekim kurtuluş gemisi oldu ve olmaya da devam ediyor.

Değerli Can,

Kelam-ı Hakk’ın kendisi de “ Soyu kesilecek olanın Hz. Mustafa olmayacağını , soyu kesilecek olanın Ehl-i Küfür olacağını “ bizatihi mana-i Kevser’de izah ediyor ve Fatima’nın soyundan devam edecek neslin la-mekan ve la-zamana kadar devam edeceğini bizatihi Hakk’ın kendisi, sevenlerine bildiriyordu.

Ne diyordu 3 cümleden oluşan mana-i Kevser ; “ Ey Muhammed , sana soyu kesilecek olan , sana soyu kesik diyen, Hak Düşmanlarının sözlerine üzülme , senin soyun Kevser’den devam edecektir , soyu kesilecek olan da Hak Düşmanlarıdır , sen sadece Hak için ibadet et ve Hakka uy “ .

Kelam-ı Hakk’ın bu kelamı üzerine ; Kevser , kendini Ali ve Fatima’nin evliliği ile tamam etmiş ve Güruh-u Naci bu şekilde devam ederek zamanımıza kadar gelebilmiştir.

Peki , Emevi ne yaptı ? Ali’ye kılıç çeken , Fatima’ya rahat yüzü göstermeyen , Hasan-Hüseyin ve Zeynep’i bin bir hile ve desise ile şehid ve şehide eden nizam-ı Ehl-i Süfyan , Kuran’da ki Kevser’in nerde, ne zaman, ne için, kim ve kime ve nasıl mesaj verdiğini unutturmak istemiş , “ Rabbin için Namaz kıl , kurban kes “ gibi bir boyuta Kevser’i hapsetmiş ve deyim yerindeyse Emevi Nizamı sadece , Ehl-i Beyt’i katl ve mahpus etme yoluna başvurmamış , Kelam-ı Kur’an’ı da katl ve mahpus etme yolunu da başvurarak , Kabil’in kin, kibir, intikam güden , cinayet işleyen düzenini ayakta tutmak istemiştir.

İşte böyle bir ailenin babası olan Haydar-ı Kerrar , kendi evinin çatısı altında isimleri tarih boyunca kendisi , eşi ve nebisi gibi anılacak Hak, Hakikat ve Adalet timsali çocuklar yetiştirmiştir. Bu meşguliyet Ali için , iktidar için savaşmaktan sonsuz kere daha mühim ve muaccel olmuştur.

Değerli Okur,

Ali’nin bu kutsal meşguliyetleri sırasında , artık Hilafetin gölgesine girmiş İslam’da iç savaşlar başlamış , çeşitli kabileler, Hz. Mustafa’nın vefatı sonrası ikrarından dönmüş ve Ebubekir ve Ömer kendilerini bir iktidar buhranı içinde bulmuşlar ve Hilafetçiler , Hilafet düzenini zorla kabul ettirmek istedikleri Ali’den yardım istemişlerdir.

Çok değil , bir kaç ay önce Ali’nin evinin kapısına ellerinde silahlarla dayananlar, şimdi ise Ali’ye yanaşmaya çalışmakta , Ali’nin yüceliğine sığınmaya çalışmakta ve Ali’nin üstün meziyetleri ile içine girdikleri buhrandan çıkmaya çalışmaktadırlar. Ali’nin önünde ise iki yol vardır , ya iç savaşı değerlendirip çeşitli ittifaklar kuracak iktidar için ve Hilafete kılıç çekecek ya da tasvip etmediği Hilafete rağmen “ birlik ve beraberlik” için ve daha fazla kan dökülmemesi için , kendisine ve ailesine yapılan tüm haksızlıklara rağmen her şeyi içine atacak , kibrine kapılmayıp dünya malına tamah etmeyip iç savaşın ateşine odun atmayacaktır.

Ali , iktidar kavgası için birbirleriyle kapışanların ateşine odun atmadı ve Hilafete karşı sadece manevi açıdan kılıç çektiğini belli etti. Öyle ki Halife Ömer öldürüldüğünde, kendisine biat için gelenler “ Ebubekir ve Ömer’in davranış ve yorumlarını kabul ederse , kendisine biat edeceklerini “ söylediklerinde , Ali “ Ne Ebubekir ne Ömer’in davranış ve yorumlarına uyarım, ben sadece Hz. Mustafa’nın getirdiğine uyarım “ demiş ve Haydar-ı Kerrar bu sözleriyle Hilafet gömleğini bir kez daha reddedip, taliplerine pir olmayı , ümmete halifeye olmaya tercih etmiştir.

Taliplerine Pir olmayı , ümmete halifeye olmaya tercih eden Hz. Haydar , iktidar yozluğu içinde Halife olmaktansa , taliplerine-sevenlerine-ailesine toz-toprak olmuştur ve Ebu Turab yani Toprağın Babası olmuştur. İktidarın Tac, Zenginlik, Zorbalık ve Hilesine karşı, Hz. Haydar kendisi için “ Toprağın Babası” denmesini “ Müslümanların Halifesi” olmaya tercih etmiş ve Ömer’in vasiyeti ile kurulan Hilafet Konseyinin taleplerini reddetmiştir.

Çünkü Ali hiçbir zaman bir kısım Sünni –Şia tarihçilerinin yazdıkları gibi “ Hilafet” peşinde olmamıştır , Ali için “Talibine Pir, Sevenlerine Turab olmak” yeterliydi.

Zira , Ali’ye talip olanlar , Ali’nin Musa’ya Harun olduğunu , Hakk’a Veli olduğunu ve Vech-i Hak olduğunu biliyorlar ve zahiri çöllerde su aramıyorlardı.

Bizatihi Ali’ye talip olanlar , Zahiri çölünde ki Batini Vahasında İlm-i Ledün öğreniyorlar , İlm-i Cavidan’ın ışığından Sırat’ul Mustakim’e varmayı , Hak’la Hak olmayı öğreniyorlar ve Ali’nin etrafında Hilafetin, Hilafetin inşaa ettiği Zahiri nizamın tüm kavurucu ve yıkıcı sıcağına rağmen bir vaha yeşerdiğine şahit oluyorlardı.

Ali’nin böyle bir ilim mektebine , kuru bir tahtı tercih etmesi elbette mümkün değildi . Bu nedenle Ali , Ebubekir ve Ömer Şeriatına uymaktansa ve onu meşru kılmaktansa beklemeyi tercih etti. Ve Ömer’in Hilafet Konseyi, Emevi Soyundan 70 yaşında ki Osman’a kanlı Hilafet gömleğini giydirdi.

Mustafa ve Fatima’nın yokluğunda 12 yılı geride bırakan , 45 yaşına gelen Ali ise ; Mekteb-i İrfan’da , Alim olmaya ve Pir olmaya devam etti…

Devam Edecek…