Rivayet odur ki, başlangıçta aynı dili konuşan insanların göklere erişen bir kule yapmaya koyulmalarının verdiği “kibir hali” Tanrıyı (Rab) kızdırmıştı. Bu vesile ile tanrısal öfkenin nedeni, insan kibrinin kaynağı olan “ortak dil”, Tanrının kendisi tarafından karıştırılıp, farklılaştırılır. Böylece, kullar arasındaki diyalogu sağlayan dil birlikteliğinin ortadan kaldırılıp, sonrasında dünyanın dört bir yanına dağıtılmalarıyla, tanrının kudretine yapılan sayısız vurguya bir yenisi daha eklenmiş olur (Tevrat,11:1-9). Sonuçta da, tanrısallığa öykünen insanlığın o günden sonraki uğraşısı, göklere ulaşarak edinemediği kudreti, yeryüzünde birbirlerine yönelttikleri sayısız vahşetle sergilemek oldu.

Toplumsal tarihimizdeki gelişmelere baktığımızda, söz konusu Babil anlatısından payımıza düşen insan kibrinin kefaretini, geçmişten bugüne değin ödemekle yükümlü olduğumuz birçok örneğe rastlanır. Yitirdiğimiz bu ortak dil, esasında birbirimize karşı kaybettiğimiz ortak vicdanımızın da sesiydi. Sonuçta insanlık, ulaşılabilen bir yalanı, ulaşılamazmış gibi görülen bir gerçeğe tercih ederek, birbirimizi boğazlamanın meşru gerekçelerini de yaratır oldu. Kendi hünerimiz ile kararttığımız tarihi de, her şeyden önce vicdansızlığımızı perdelemenin birer aracı olarak kullandık. İnsanlığımız acı ve ihtiras arasında çürüyüp giderken, bir kez olsun suratımıza tüküren bu tarihe neden diye sorabilme cüretini bile gösteremedik! Ama yine de güçsüz ve savunmasız olana karşı ilk taşı atma “erdemine” sahip olamadığımız ender utançlarımız da oldu. Nedeniyse, her bir insanın işlediği günahta, kendi sefaletimizi görecek kadar pişkinleşmiş olmamızdır.

 

Yalanlara kurban sunulanlar

 

Artık her birimizin, dünyanın cesur ulusları olmaya kendini vakfettiği bu kanlı arenada, yalanlar ile doğurduğu nur topu gibi şanlı ataları var. O ataları da, eti ve tırnağıyla yanı başımızda duran ve uğurlarına, onlardan daha çok bize benzeyen halkları boğazladığımız “korkaklığımızın şanına” layık görüyoruz. Kutsal sunaklarımızda Ermeni’yi Kürde, Kürdü de Türk’e kırdırmanın vebalini boyunlarımıza asmak gibi sayısız tekrara giriştik. Ama yetmedi! Dağladığımız vicdanlarımızı yüzleşmenin mehlemi ile onarmaya çağırıp, hepimizi “damarlarımızdaki kirli kandan” arınmaya davet eden soylu bilgeleri de bu yalanlarımıza kurban ettik. Sürekli kabaran vebalimizi, insafsızlığımızın kavurucu çöllerine bıraktığımız bu günahsızların an be an yok oluşlarını hazırlayarak dindirmeye yelteniyoruz. Oysaki hazırladıkları ölüm fermanlarıyla kahramanlıklarına halel getirmeyenlerin bu çırpınışları, bir ayakkabının altındaki yırtığın acı tebessümüne yama olamayacak denli aciz kalmış bulunmakta!

 

Vesselam bize düşen, anlatılan bu hikâyenin harabeleri üstüne çıkıp, ayaklar altına aldığımız insanlıktan neler yitirdiğimizi bir kez olsun düşünmektir!

Yalçın ÇAKMAK

 

AGOS/23.11.2012