15.02.2022, 16:28 200

İNSAN NEYİ ARAR?


Ölmek bir şey değil, yaşamamak korkunç.
Diyor; Victor Hugo. Hayat sürmek sahiden yaşamak mı? Nefes alıp vermek, yemek içmek, yatmak, uyumak. Hayat sürmek ama yaşamamak, yaşamı ıskalamak ve yaşamamış olmak ne kötü. Montaigne şöyle der; "Bize yaşamayı, hayat geçtikten sonra öğretiyorlar." Sahiden şu hayatta kaç insan yaşamı ıskalamadan farkına varabiliyor ki? Ama sanırım çoğumuz hep başkalarının hayallerini ve de hayatlarını yaşarız öyle değil mi? Ne acı ve acınası bir durum. Mark Twain ne güzel demiş;
"O şekilde yaşamalısın ki öldüğün zaman, tabutçu bile matem tutsun." Kaç kişinin yaşamı yaşanılası? Ya da yaşamaya değer? Tabutçuyu bile tabut yapmaktan vazgeçirecek denli yaşanmış bir ömür. Nasılda güzeldir değil mi? Bir başka düşünür Olan Rudyard Kipling hayatı şöyle tarifler; "Hayat, zafer ve felaketle tanışmak ve bu iki sahtekâra da eşit davranmaktır." Yani görüp yaşayacağımız her şey aslında bir film şeridinden ibarettir. Bir rüyadır hayat. Kişilerin bilinçaltları kimi zaman gördüğü rüyayı iyi ve güzele dönüştürürken kimi zaman da kabusa çevirebilir. Ünlü fotoğrafçı Ara Güler'in bu konuda çok güzel bir sözü var. Şöyle der; "Yaşam size verilmiş boş bir film. Her karesini mükemmel bir biçimde doldurmaya çalışın." Ev, iş arası harcanan bir ömür. Bedeli bir ömür olan barınma ve beslenme. Korkular, endişeler. Oysa cüret edildikçe değişmeye başlar insan hayatı. Başarı ve başarısızlık ikisi de göze alınmadıkça denenecek ne kalır ki? Beni en çok etkileyen ünlü yazar Tolstoy’un 82 yaşındaki o inanılmaz cüretidir. Eksisi, artısı, iyisi, kötüsü, günahı ve sevabı ile geçmiş bir ömrün son demin de bile bunu yapabilmek nasıl bir cüret ve de cesaret. Tolstoy evden tam üç kez kaçmış sonuncusunda ise bir tren istasyonunda donarak ölmüştür. 82 yaşındaki Tolstoy, evden kaçışının üçüncüsünde geri dönmemeye kararlı olarak bir daha görmek istemediği karısına bir veda mektubu yazmıştı: 
“Gidişim sana acı verecek, üzgünüm, bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla. Benim evdeki durumum çekilmezdi ve çekilmez oldu. Öteki nedenlerin yanı sıra, şatafatlı koşullar içinde, eskiden olduğu gibi, yaşamayı sürdüremedim ve benim yaşımdaki ihtiyarların göreneğine uyarak, dünyayı Terk edip, yaşantımın son günlerini sessizlik ve yalnızlık içinde geçirmek istedim.(…)

“Bunu anlamanı ve nerede olduğumu öğrenecek olursan gelip beni aramamanı yalvararak rica ediyorum. Senin gelişin sadece ikimizin de durumunu kötüleştirir ama benim kararımı değiştiremez.(…)
“Benimle birlikte namusluca geçirdiğin kırk sekiz yıllık yaşam için sana teşekkür ederim ve sana yapılan ve bana yüklenen suçlamalar için beni bağışlamanı dilerim, senin bana karşı yaptığın haksızlıkları da benim bağışladığımı bilmeni isterim. Benim gidişimle, senin için oluşacak değişiklikleri kabullenmeni öğütlerim. Bana bir haber iletecek olursan Saşa’ya söyle, o beni nerede bulacağını bilecek ve gerekeni iletecektir. Ama benim nerede olduğumu açıklayamaz, çünkü bulunduğum yeri hiç kimseye söylememek konusunda bana söz verdi.”
Leon Tolstoy 
Bu zengin ve soylu çiftlik sahibinin ruhunu bu denli sıkıp onu ömrünün son demlerinde bile bir başka arayışa sürükleyen neydi? Parası vardı, tanınıyordu ve çevresinden övgüler alıyordu. Sadece çevresi mi? Hayır o bütün dünyanın tanıdığı bir yazardı. Birçok insan bunu arar ve bunu bulunmaz bir nimet sayarken Tolstoy’u ihtişamlı bu şartlara rağmen yollara düşüren neydi? İşte insanın kendine bu nedeni sorması gerek. Tabi ki hadi hepimiz evlerimizi Terk edip yollara düşelim demiyorum. Mesele o değil zaten. Mesele insanın şu evrende kendine ve hayatına dair aradıkları ve kattıklarıdır...

Yorumlar (0)
14
parçalı bulutlu
İstatistikler
Gösterim Tekil IP
Dün 15184 2465
Bugün 14446 2160
Toplam 6034242 202619