HANGİ ALEVİLİK

Toplumsal belleğimize bulaştırılan resmi korkunun ve gururun şekli değiştiği gibi, korku ve gururu bize empoze eden güç odaklarının da değiştiğini bilmeyenimiz yoktur. Olmayan bir Laiklikle neredeyse yüz yıla yakın bir zamandır otoritenin yarattığı resmi bir din ve tek tipli bir yaşamla geldiğimiz nokta; değerlerimizden ne kadar uzaklaştığımızın, Aleviliğin Laisizm ve siyaset potasında eritildiğinin son durağıdır.

 

Korkutulduk ve bu korku bizlere telkin edildi. Çünkü korkunun kaynağı tarih sayfalarında eksik ve yanlış da olsa mevcuttu. Din adına katliamlara, sürgünlere maruz bırakılmış bir inanç geleneğinden geliyorduk. Adımıza fermanlar, fetvalar yazan zihniyetin tekrar gelebileceğini ve aslında bu zihniyetin hala var olduğunu unutmamıştık. Alevi’nin sözlüklerde, ansiklopedilerdeki karşılıklarını yazan biz değildik.”Alevinin malı canı, namusu helaldir.” Diyen Ebu Suud Alevi değildi. Korkmalıydık,  gizlenmeliydik, Alevi olduğumuzu inkar etmeliydik. Çünkü canımızın ve malımızın tehlike altında olduğunun bilincindeydik. Biz de öyle yaptık. Zaten alternatifi yoktu, çıkmazda olan bu inanç grubu korkuya ve bir anlamda şantaja yenik düştü. Otoriteye biat etmemiz, laik kırıntılara razı olmamızın bir ayağını oluşturan olumsuzluklar bunlardır.            

 

            Haydutların yol kesmesi gibi, Alevi açılımı tartışması bütün sorunların yolunu kesti gibi. Düşünceler bölündü, saflar belirlendi ve sanki bulutlara gizlenen güneş yeniden çıktı. Ve Aleviler yüzündeki gülücüklerle, tükenmişliğe, güvensizliğe damıtılmış duygularıyla yeniden gündeme geldiler. Öteden beridir haykırışlarını duymadığımız Alevilerin öykülerini yeniden okuyacağız. Yeniden hatırlandılar, yeniden keşfedildiler. Acaba diyorum, tekrar mı belli gerçekler tarihin cebine sıkıştırılarak belirsizliğe yollanacak. Yoksa içimizdeki saflık yön mü değiştirecek. Biz Alevileri hangi merkezlere oturtacaklar. Ya da “gel bize katıl bize” nakaratlarıyla kirlenmiş oyunlardaki.

 

İşte biz de Aleviler olarak dertlerimizi, sorunlarımızı hangi mevsimde ve kime anlatacağımızı kavrayabilecek olgunluğa ermemişiz. Bu anlamda içinde bulunduğumuz bu süreç aslında bizim açımızda ölümcül bir seyir izliyor. Resmen ihanet zincirine bağlanarak Alevilik gerçek mecrasında uzaklaştırılmış ve uzaklaştırılmaya devam ediliyor. Buradan hareketle Aleviliğin kendini bulması için açılımı çare olarak düşünenlerin büyük bir yanılgıya düştüklerini söyleyebilirim. Hatta açılımın en delikanlısı olsa bile. Ayrılıkların başladığı, Alevi tanımlamalarının yüreklerimizi yaktığı anlardayız. İmam Aliye olan sevgimizin sorgulandığı, Ehli Beyt’e ve oniki imam inancına düşmanlıkların dayatıldığı bir Alevilik ha! Haşa. Resmen bu ihanet çeteleri kollarını dolayacakları beden arıyorlar. İşte bu Kuran-i inançla aramıza indirilmeye çalışılan perdelerin, yanlış istikametleri gösteren levhaların hazırlanması geçmişten günümüze devam ediyor. Sorun; biz Alevileri bir ahtapot gibi sarmalayan ve gerçekle buluşmamız önünde engel olan zihniyeti deşifre etmek.

 

Alevilik bütün duruluğuyla ortadayken, Aleviliği Hz.Ali’den ayrı düşünmek, tanımlamak kimin haddine düşmüş. On iki imamsız bir Aleviliği bize hangi küçük beyinli önerebilir. Aleviliğin İslam Peygamberi Hz. Muhammed ile ilgisinin olmadığını hangi akıl fukarası söyleyebilir. Ama gel gör ki; ortada dolaşan tanımlamaların büyük bir bölümü inkar ve ihanet üzerine kurulmuş söylemlerdir. Şimdi okumayan, araştırmayan, bütün bunlardan yoksun zavallı Alevim kendini hangi tarafa koyacak. İyi bir Alevi olmak için hangi vakfın ve derneğin üyesi olması gerekir? Hangi Cem evine gidecek? Hangi partiye oy vermesi gerekir ki, iyi bir Alevi olsun? Acaba gerçekten bu piyasacı, pazarlamacı söylem sahiplerine biz Aleviler inanalım mı? Ya da bunların bizi kandırdıklarını, aldattıklarını düşünmek bizi alevi olmaktan çıkartır mı? Kimden yana olursak düşkün sayılmayız?

 

Öyle ki; biri birlerini düşkün ilan edenler, bizi hayli hayli hain ilan edebilirler. Neden hain olduğumuzu söylerlerse, bunun nedeni; Alevilerin Müslüman olduklarını söylediğimiz için olabilir. Peygamberimizin Muhammed olduğunu söylediğimiz, İmam Ali’yi sevdiğimiz, on iki imamcı anlayışa sahip olduğumuz için olabilir. Çünkü Yaptıkları tanımlar bizi kapsamıyor. Bizler o kalıplara girmiyoruz da ondan, olası suçlamalara muhatap olabiliriz. Ehli Beytin nurlu ışıkları, siyah renkli düşüncelerin üstüne serilmedikçe bu tanımlamalar devam edecektir. Zamane Alevilerini yaratma çaba ve düşünceleri sürse de, gerçeğin tecelli edeceği inancındayım. O kara yürekli insanlar koynundaki düşleriyle kalakalarak bu ilahi nurun sıcaklığında eriyip gideceklerdir.

 

Önemli olan biz Alevilerin tarihindeki çığlıkların, umutların kirli sularda boğulmaması. Geciktirilmiş, oyalanmış, engellenmiş bütün inanç ve duygularımızla ve çağı yararcasına Ehl-i Beyt’e koşmak ve bütün ihanetleri yakamızdan silkip atmak özlemimiz olacaktır. Ve sanırım yaşadığımız bu süreç, bizim açılımımıza tanıklık yapacaktır.

 

         Duygu, düşünce ve alışkanlıklarımızın yanında inancımızı dahi ötekileştiren, bütün kötülüklerin kaynağını bu tip farklı düşüncelerin sonucu gibi gösterme zihniyetinde toplum olarak ne zaman vazgeçeceğimizi merak ediyorum. Dayatmalar geçmişte mi kaldı? Ötekileştirdiklerimizle barışık mı yaşayacağız? Onların dillerine, inançlarına, etnik kimliklerine saygı duyacak mıyız? Sistemin hırpaladığı, ezdiği, yok saydığı İnsanlara ve onlarla ilgili toplumun bilinçaltına yerleştirilen kötü imajları silebilecek kadar cesur ve kalıcı çözümleri var mı, ya da açılımları sağladılar mı, diye merak ediyorum.

 

                Çünkü asırlardır ezilen, horlanan ve sindirilip asimilasyoncu politikaların hedefi durumuna gelen Aleviler yol ayrımındadırlar. Tercihlerinde muğlaklık yaşamaktalar ve farklı Alevi tanımlamalarıyla karşı karşıyalar. İnançları dolayısıyla ezilen Alevilerin talepleri görmezden gelinmiş ve ertelenmiştir. Yok sayılan ve dışlanan Alevilerin kendilerini belli dönemlerde gizlemesi, inkar etmesi onların güven içinde yaşamadıklarını ve bunun sonucunda kendi inançlarını muhafaza edemedikleri olgusunu karşımıza çıkarıyor. Böyle bir tarihten gelen bu inanç sahiplerinin günümüzde kendini ifade etme, inançlarını yaşama ve yaşatma anlamında farklı düşünmeleri doğal karşılansa bile bunun vebali Erzincan’da, Adıyaman’da işaretlenen Alevi evleri için “çocuk işidir” diyenlerindir. Çünkü “temiz çocuk”ların neler yaptığının yarattığı sonuçlar hafızalarımızda canlıdır. Yani önce sistem kendisiyle yüzleşmeli, korkulara kaynaklık eden olgu ve ortamları yok etmeli ki; Alevilik de süreç içinde kendi gerçeğine dönebilsin.

 

                Geldiğimiz bu süreçte geçmişin bütün olumsuzluklarının yarattığı farklı Alevi tanımlarıyla karşı karşıyayız. Hangi Alevilik? Kendi inanç ve ibadetlerinden habersiz yaşamak zorunda bırakılan, dışlanmakta korktuğu için gizlenme gereği duyan, inancını unutan, mektebinde uzaklaşan veya uzaklaştırılan, koparılan, kopartılan bu kesimlerin kendilerini ifade etmede karşılaştıkları sorunların “Aleviler” olarak yeniden bir kopuşun kaçınılmaz olduğunun göstergesidir. Alevi kimliğinin tanımlanması noktasında, Aleviler ya Allah-Muhammed-Ali diyerek yeniden kendilerine gelecekler, ya da kendilerini siyasi, kültürel ve felsefi tanımlamalarla yok oluşa bırakacaklardır. Zaten yaşadığımız süreçte Aleviler olarak en büyük sıkıntı da buradadır sanırım.

 

                Evet hangi Alevilik? Ali ile ilgisi olmayan, Ya da İslam öncesi de var olan, bazılarına göre Zerdüşt, bazılarına göre Şamanist bir Alevilik mi? Veya Ateizm-Marksizm-Faşizm-Liberalizm-Kapitalizm ile ilintili bir Alevilik mi? Bir düşünce akımı mı, Solculuğa, Sağcılığa, Irkçılığa veya Ulusalcılığa dayandırılan bir Alevilik mi? İşte bütün bunlar geçmişte yaşadıklarımızın günümüzdeki yansımalarının toplamıdır.

 

                                Aslında çevremize o kadar seyyar Kabeler kurulmuş ki; insanlar rahatlıkla her yana dönebiliyorlar. Verilen sözler çoktan yalan denizine akıvermiş zamane insanının. Ve insani ilişki dediğimiz ne varsa, ne zaman uğrayacak diye beklerken, çok renklilik, açılım derken renksizleştirildiğimizin farkına varamıyoruz. Ya da biz mi süreci kavrayamadan, kendimizi olumsuz düşünme seline kaptırdık.”  Diye düşünmeden de edemiyorum. Veya mutlu olmaya müsait değiliz. Kendimizi anlatabilecek ortak bir dilimiz, anlayışımız, inancımız kalmadı sanırım.

 

                Sonuç olarak üzeri örtülen, saklanan gerçeklerin üzerinin aralanması bizleri, bize unutturulan veya unutturulmak istenen değerlerimize, inancımıza tekrar dönme, buluşma gibi çabalarımızın yoğunlaşmasını da beraberinde getirmektedir.

 

 Hüseyin KAYA