12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen Darbe’nin özellikle Sol görüşlü, Alevi ve Kürt inanç ve etnik gruplar üzerinde bıraktığı acı, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ tazeliğini koruyor. Nasıl korumasın ki? Bunca acı, gözyaşı, can kaybı, işkence, zulüm nasıl unutulabilir? Nasıl unutturulabilir? Üstelik tanıkları, yaşayanları hâlâ hayattayken… Ve üstelik darbenin gerçekleştiği tarihe kadar nice acılar, kırımlar görmüş, annelerinin, babalarının, ağabeylerinin, ablalarının anlattıkları acı ve kıyım hikâyeleri ile büyümüş olan o dönemin çocukları, gençleri, ağabeyleri; anne ve babalarıydı şimdilerin.

12 Eylül’ü, 12 Eylül’de anlatmalı… Getirdiği hiçbir şey olmayan, ama birçok şeyi götüren bu uğursuz günü, o uğursuz günde anlatmalı…

Cahit Polat, 1947 doğumlu ve Çorumlu. Kendisini hep “12 Eylül Mağduru” diye anlatır hâlâ… Çünkü yaptıklarından dolayı, görevine son verilmiş, hapis yatmış… Daha da beterini görmüş.

Darbe öncesi ve sonrası yazıp dağıttığı bildirilerle bilir birçok kişi onu… O da tanır birçok kişiyi… Onun hikâyesini, yazdıklarını, söylediklerini, neler yaptığını, başına nelerin geldiğini şimdi anlatacak değilim. Sıkıyönetim Mahkemesi dosyası ve geçirdiği bütün soruşturmaların dokümanları, neyle suçlandığı, neler yazdığı, neler söylediği, dönemin basınının onun söyledikleri ve yazdıkları üzerine aktardıkları, en önemlisi akıbetinin ne olduğuna dair belge ve dokümanları elimizde ve neredeyse bir kitabın bile sınırlarını aşacak hacimde… Karışık ve her kesimle ilişkileri olan biri… Her haliyle gizemli biri…

Aşağıda yer vereceğimiz metin, onun 18 Kasım 1982 tarihli “Hazırlık Soruşturması Sorgu Tutanağı”ndan alındı.

Buyurun, birlikte okuyalım:

“….. isnat edilen suç anlatılıp savunması soruldu:

Cevaben: Arama sonucu kendim yer göstermem ile yakalanan ve soruşturma evrakında ekli bulunan 10 adet Türkiye haritası ve üzerinde etnik ve mezhepsel bölgeleri gösteren haritaları ben tanzim ettim, Amerika Birleşik Devletleri elçiliğine, Sovyet büyükelçiliğine, Bulgaristan, Irak, İngiltere, Fransa, Almanya elçiliklerine gönderirdim. Ayrıca Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Politika, Demokrat ve Aydınlık gazetelerine birer adet ayrı ayrı çizip gönderdim, olaylara ışık tutmak maksadıyla tanzim edip gönderirdim.

Nihayet 1982 yılı şubat ayında fakültenin başlığını taşıyan bir zarfla çeşitli basın ajanslarına mektuplar gönderdim. Kasıtlı olarak kimliğimin anlaşılmaması maksadıyla böyle hareket ettim. Zira sinirsel rahatsızlık geçirmeye başlamıştım, sabah akşam ilaç alıyordum, meydana gelen ve önceden tahmin ettiğim olayların sorumluluğunu üzerimde hissediyordum. Bu zarflardan fakültede araştırma yapmışlar ve güvenlik görevlileri beni buldular.

Ben Aleviyim. 1978 yılı Nisan veya Mayıs aylarında Amerika Büyükelçiliği müsteşarı Mr. Rabıt, TBMM’ye gitmiş ve 2 Kürt milletvekiliyle görüşmek istemiş. Nurettin Yılmaz ve A. Kerim Zilan isimli bu milletvekilleri –Biz Türküz, Amerikalı ile görüşeceğimiz bir sorunumuz yok, diyerek bu müsteşarla görüşmeyi reddetmişler, durum ertesi günü basında büyük yankı uyandırdı. Bunun yüzünden Mr. Rabıt elçilikteki görevinden süresinden önce geri alındı. Bu olayı gazetelerden okuyunca ertesi günü ABD elçiliğine gittim. Mr. Rabıts’ı aradım. İkinci kata çıkardılar. Türkler, 2. kata çıkamazmış. Oradaki nöbetçi Dz. Eri bana kefil oldu ve 2. kata çıktım. Mr. Rabırts çok az Türkçe biliyordu. 2. sekreter Genechristy’i çağırdılar. Orada ben Alevi olduğumu, Alevilerin ezildiğini anlatmaya başladım. Bu sözlerimin üzerine odada bulunan 7-8 görevli başıma üşüştüler beni dinlemeye başladılar. Ben, Türkiye’de Alevilerin, Sünnilerin, Şafilerin hangi bölgelerde çoğunlukta olduklarını anlattım. Mr. Rabırts ayrıldı. Onu bir daha görmedim. Sekreter Genechristy benimle meşgul olmaya başladı. Bu 2. sekreter bana çeşitli sorular yöneltti. Alevilere çok kızıyordu. Nedeni de CHP’de Alevi 23 milletvekilinin bulunması idi. Zira CHP hükümetinin düşmesini istiyordu. Bunlar istifa ederse CHP’nin iktidardan düşmesini istiyordu. Elimde Milliyet gazetesi ile büyükelçiliğe itmiştim. Gazetede Mamak’tan, Tepecik’e giden otobüsün taşlanmasından bahsediliyordu. Ben, Mamak’ta Sünniler, Tepecik’te Aleviler olduğunu gazetede yazıyordu, bunu belirttim. Beni içeride bir odaya götürdü, haritada Tepecik ve Mamak bölgelerini gösterdim. O zaman bana, yani bir olay olsa, Ankara’dan birkaç Alevi milletvekili istifa eder mi? diye sordu. Şaşırdım. Ben de, herhalde ederler, dedim. 1-2 gün sonra Mamak’ta Tepecik otobüsü kurşunlandı, 2 kişi öldü 8 kişi yaralandı. Bu olaydan sonra 2. sekreter Genechirsty ile büyükelçilikte buluştuğumuzda bana, hani, bir şey olmadı, yani milletvekilleri istifa etmedi, anlamında sordu. Ben, bu olayın küçük olduğunu, Alevi – Sünni ayırımından bahsetmediğini, yani gazetelerin bahsetmediğini belirttim.

O zaman açıkça Alevi-Sünni ayrımından bahsedilerek yayın yapılabilir mi? şeklinde sordu. Ben de, basın yasasına göre olur mu, bilemiyorum, dedim. Bu tarihten sonra Aydınlık gazetesinde devamlı haber ve yazılarda sağ sol yerine Alevi ve Sünni ayrımına yer veren ibareler kullanmaya başladı. Keza Aydınlık gazetesi doğuda Türk-Kürt, Karadeniz’de Gürcü-Laz çekişmelerini kullandı. Ben Amerikan büyükelçiliğine aralıklı olarak bu şekilde 1 yıl gidip görüşmeler yaptım. Yani 1979 Mayısına kadar görüşmelerim devam etti. Toplam 14 veya 17 defa temas ve görüşmelerim oldu. İkisi elçilikte Cumartesi günü, 5 tanesi diplomat Engenic Price’nin evinde ki kendisi 3. sekreterdi. Çok güzel Türkçe bilir, Alevilik üzerine yetişmiştir. Kırıkkale’nin bazı köylerine Alevi ayinlerine katılmış olduğunu söylerdi.

Alexander Robert Peck sanırım ABD elçiliğinde 1. sekreterdi. Bu şahsın evine de 1 defa gittim. Kendileri, evlerine gitmemi istiyorlardı, zira elçiliğin sakıncalı olduğunu belirtiyorlardı. Bu son ismini verdiğim Alexander Peck, Türk-Amerikan ilişkilerinde ilk defa sınır dışı edilen diplomattır. Zira kendisi Çorum – Amasya gezisi yapıp mezhepsel incelemeler yapmıştır. Bunu bütün gazeteler yazmıştı.

Ben 1978 Ağustos ortalarından itibaren elçiliğe Aleviler hakkında gazetelerde çıkan yazıları götürüyordum. Zira bana, madem Türkiye’de Aleviler eziliyor bunu ispat et, demişlerdi. Bu maksatla gazete haberlerini götürüyordum. Bu tarihten sonra da Aydınlık gazetesini de yukarıda belirttiğim gibi dili değişmişti.

Tepecik olayından sonra Balgat’ta bir kahve kurşunlandı ancak yine de milletvekilleri istifa etmedi. Sordular. Ben de, bu basit bir olay, her gün bu tür olaylar oluyor, dedim. Sivas üzerinde durduk. % 70’i Alevidir, dedim. Listeler getirdi, baktı, % 40 Alevi olması gerekir, dedi. Ben de, hepsi Alevi olarak kendisini göstermez. Birçok sebepler burada etkilidir, dedim. O bir hafta Cumartesi günü saat 10.00’da buluşmak üzere Genechristy’den ayrıldım. Buluşma günü gittiğimde yoktu. Sivas’a gittiğini söylediler. 2 hafta sonra ancak görüşebildim. Bu arada yukarıda belirttiğim Cumartesi randevusunu takip eden Pazar günü Sivas’ta olaylar oldu, 15 kişi öldü. Ben, bu şahısla yaptığımız konuşmaların hemen eyleme dönüştüğünü anlayarak çok üzüldüm ve irkildim. Alevi milletvekillerinin duyarsızlığı karşısında kinim daha da arttı. Bu olaylardan sonra CHP Sivas Milletvekili Azimet Köylüoğlu, gazetede yer alan beyanatında Sivas’ın Alibaba mahallesine girerken subaylar bana engel oldu, şeklinde konuşmuştu. Bu mahalle Alevi mahallesiymiş.

Bundan sonra aklımıza bir fikir geldi. Devleti Alevilere karşı düşman ve suçlu durumda gösterecek bir pozisyon yaratalım, dedik. Yani Genechristy ile bu şekilde konuştuk. Bana Alevilerin bulunduğu bölgelerde daha önce çıkmış olayları sordu. 1956 Erbağ, 1967 Elbistan olaylarını hatırladım ve anlattım. Maraş nasıl olur? Dedi. Maraş’la ilgili bilgim yoktu. Bu konuşmadan sonra Aydınlık gazetesinde Maraş’ta bir takım olayların çıkabileceğini ima eden yazılar çıkmaya başladı. Ben bundan elçilikteki konuşmalarımız sonucu Aydınlık gazetesine bilgi sızdırıldığı kanısına vardım, daha doğrusu kesin emin oldum.

Maraş olaylarından evvel Eylül 1978’de Sovyet büyükelçiliğinde Bay Victor isimli bir ataşe ile görüştüm. Türkiye’de Kürtler sorun değil, Alevilik sorun, dedi. Maraş’ta olaylar çıkabilir. Aydınlık gazetesinde yayınlar var, deyince bu ataşe bana,  aman, dedi, Aydınlık gazetesini biz zaten elçiliğimize sokmuyoruz. O Amerikalıların solu ikiye bölmek için çıkarttıkları bir gazetedir. Tercüman gazetesi tesislerinde basılıyor. Günde 300 bin lira zarar ediyor, zararını ABD karşılıyor, dedi. 1978 Kasımında Bulgar elçiliğine gittim. Basın ataşesi İvan Boyacıer ile görüştüm. Rus ataşesine söylediğime benzer şekilde beyanlarda bulundum. Amacım Türkiye’ye yönelik radyolar vasıtasıyla bir soykırım olursa önlenmesini sağlamak idi.

Benden ataşe İvan, belge istedi. Ancak ben belgeleri tamamlayamadım. 3 hafta beni beklemiş. Maraş olaylarının hemen arkasında İvan’la görüştüm. Beni üç haftadır beklediğini, söyledi. K. Maraş olayları meydana gelmiş olduğundan bana inandığını belirtti. Bundan böyle Alevilik konusunda öncelik tanıyacaklarını söyledi.

Bu arada İngiliz büyükelçiliğinde görevli John Fischer ile görüştüm. Tarihini hatırlamıyorum. K. Maraş olaylarından önce olması muhtemeldir. Sonra da olabilir. Hamit Fendoğlu’nun bombalı mektupla öldürülmesi olayı nedeniyle Kürtlerden bir ses bekliyorlarmış ancak Alevilerden cevap geldiğini, yani tepki geldiğini belirtti. Bundan sonra Türkiye’de 10 yıl Kürt meselesi uyur, mezhep çatışması gündemde olacaktır, dedi.

İsrail basın ataşesi ile de 1980 Mart’ında görüştüm. Yanlış oldu, 1979 Temmuz ayında görüştüm. Adı Shaket idi. Türkiye ile komşu olmak istemediklerini bu nedenle Suriye’deki Alevi rejiminin de yıkılması taraftarı olmadıklarını, zira Suriye’ye Sünni bir rejim gelirse Türkiye nüfuz bölgesi nedeniyle İsrail ile komşu olur, demişti. Ayrıca bir Kürt devleti kurmasını çok istediklerini bu durumda İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin böyle bir devletle uğraşacaklarını kendileriyle uğraşmayacaklarını söyledi. Bu arada İngiltere, F. Almanya, Fransa, Irak, İran, Yunanistan büyükelçilikleriyle de 1978 Eylül’ünden 1980 Mayıs ayına kadar çeşitli tarihlerde görüştüm.

Bu arada İsrail ataşesi ile ilgili bir husus var. Kendisine Türkiye’deki Aleviler konusunda ne düşündüğünü sorduğumda, bu konunun kendilerini ilgilendirmediğini, fakat gerekirse Ordunun rolünü açıklayabileceklerini, zira K. Maraş olaylarının iç yüzünü bildiklerini, şayet Türkiye bizimle ilişkilerini bozarsa soğuk savaş ilişkilerine girer, propaganda savaşı yapar, çok güçlü radyo istasyonlarımız var, 1 haftada Türkiye’yi karıştırırız, demişti. Türkiye bizimle diplomatik ilişkilerini kesmez, kesemez. Bakın İstanbul’daki Yahudilerde her hangi bir telaş ve servet kaçırma var mı, yoktur. Zira Türkiye’nin Nato’dan çıkabileceğini düşünebilirsiniz, fakat Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini keseceğini düşünemezsiniz.

1979 Mayısından sonra ABD büyükelçiliğiyle temasım olmadı.  Zira beni kovdular, ancak konuşulan konular 12 Eylül 1980 tarihine kadar hep gerçekleşti. Ben de bunu gazetelere intikal ettirdi. Ben 7 büyük gazete, 7 basın ajansı, 7 büyükelçilik olmak üzere toplam 40 mektup yazdım. Her mektuptan 20 nüsha yazardım, mutlaka bir nüshasını Milli Güvenlik Kurulu’na gönderirdim.

Soruldu: Benim son iki senedir ruhi rahatsızlığım mevcuttur. Bununla ilgili raporlarım var, dosya olacak. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Medikososyal Merkezi’nde tedaviye devam etmiştim, dedi.

9.11.1982 Emniyet anlatımı okundu. Soruldu:

Cevaben: Özgeçmişimle ilgili kısım doğrudur. Ancak genelde sol görüşlü olduğum ve CHP solunu izlediğim şeklindeki beyanım doğru değildir. Polisler öyle yazmış. Ben de okuyamadım zira polisler, çabuk, diyorlardı şöyle bir göz gezdirip imzalamak zorunda kalmıştım.

Mektup gönderdiğim büyükelçilikler arasında ismi geçen D. Almanya büyükelçiliği dışında diğerleri doğrudur. D. Almanya büyükelçiliğine gitmedim ve mektup da yazmadım. Keza diğer ajans ve gazete idarehaneleri, devlet büyükleri ve köşe yazarları isimleri doğrudur.

Ben yazdığım mektuplara cevap verildiğinde bir iş yapmanın mutluluğunu duyuyor ve tekrar yazmak yazmak arzusunu duyuyordum şeklinde bir şey söylemedim. Bu ruh hastasının sözleri gibidir, bu kısmını düzeltirim.

Irak büyükelçiliği askeri ataşesi Alb. Davut ile ilişkim 12 veya 13 ay sürdü ancak para karşılığı bilgi vermiş değilim, bir yerde gizli basın danışmanlığını yaptım. 20 günde bir, 2-3 saat görüşüyordum. Beni beğenirlerse kadroya alacaklardı. Davut değişince yeni gelen gururumu kırdı, bir daha da gitmedim. 49 bin lira para aldığım doğrudur, kendilerine en az 20 bin liralık kitap götürdüm. 49 bin TL’ye bu 20 bin lira da tutan kitap bedeli dahildir. Yaptıklarımı bilerek fakat kimsenin yardımı olmaksızın yaptım, ancak bunların böyle olacağını bilmeden yaptım, amacım sansasyon yaratmak değildi. Daktilo makinasını da belirttiğim gibi parçalayıp çöpe attım. Zira onu canım gibi seviyordum kimseyle paylaşmak istemiyordum.

El yazılı ve çizili renkli Türkiye haritaları gösterilip soruldu.

Cevaben: Tarafımdan çizilmiş ve yazılmıştır, dedi ve ifadesini imzasıyla doğruladı. 18 Kasım 1982

 

Yrd. Savcı (imza)                              T.K. (imza)                                         Sanık (imza)

 

 Bu tutanaktan sonra, 26 Aralık 1982 tarihli Güneş gazetesinden bir alıntıyı da almak gerekiyor.

Dev-Yol davasından ölüm cezası istemiyle yargılanan Mahmut Kök, duruşmasında Cahit Polat’ı ve onun yukarıda aktardığımız görüşlerini kaynak olarak gösterir, Cahit Polat’ın tanık olarak dinlenmesini ister.

Şöyle der Mahmut Kök:

“Bir şeyin çok iyi belirlenmesi gerekir efendim. Davalarda yargılanan sanıklara bakıyorum, 12 Eylül öncesi ortamını hazırlamaya bizim gücümüz yetmezdi. Tanık olarak dinletmek istediğim Cahit Polat bu konuya, 12 Eylül öncesine ışık tutacak.

Cahit Polat, Piyangotepe, Balgat, Maraş ve Çorum katliamlarının tertiplenmesinde ABD büyükelçiliğinden bazı görevlilerin yer aldığını, hatta aktif olarak bazı eylemlere katıldığını iddia ediyor. Bu olaylarda CIA’nın parmağı vardır.”

34 idam istemli ve 74 sanıklı Dev-Yol Davası’nın idam istemli sanıklarından biri de Mahmut Kök. Mahmut Kök, Cahit Polat ile birlikte aynı hücrede kalmış.

Salt Mahmut Kök değil, dönemin önemli basın yayın organları, köşe yazarları ve ajansları Cahit Polat’ın yazdıkları, söyledikleri üzerine görüşlerini belirtmişler, okurlarına ve abonelerine aktarmışlardır.