• BIST 105.964
  • Altın 163,602
  • Dolar 3,9454
  • Euro 4,6655
  • Tunceli -3 °C
  • Elazığ 0 °C
  • Erzincan -3 °C
  • Ankara 2 °C
  • İstanbul 12 °C
  • İzmir 5 °C
  • Malatya 1 °C

Yedi iklim dört mevsim işkence

Yalçın ÇAKMAK

(Radikal Gazetesi/15.08.2012)

 

 

Günlerdir gazetelerden, Terörle Mücadeleden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcılığı’na atanan Sedat Selim Ay hakkında yayımlanan röportajları tüylerim diken diken takip ediyorum.

İnsan hakkı ihlallerinin yaşandığı ülkelerin başında gelen Türkiye ’de, yoğunluklu biçimde başvurulan işkence vakalarına hâlâ rastlanıyor olması ne yazık ki bir sır değil. Sokak ortasında başlayan şiddet girizgâhları, karakollarda süregelen psikopatça uygulamalarla hâlâ devam ettiriliyor. Polisin vatandaşa karşı sergilediği öldüresiye müdahalelerle kamuoyunun gündemine yansıyan devede kulak işkence icraatlarına her geçen gün yenileri ekleniyor. Dergi sattığı için polis tarafından vurulan 17 yaşındaki Ferhat Gerçek ve sonrasında ömür boyu tekerlekli sandalyede yaşama mecbur bırakılma dramı, hayatımızın ne ilk ne de son açık hava mahkûmiyetlerinden. Dört duvar arasında kendini savunma hakkı dahi elinden alınan siyasi tutuklulara yönelik işlenilen 19 Aralık katliamı ise devletimizin kapalı alanda sergilediği, eşine az rastlanır bir tiranlığın ender örnekleri arasındadır. Buna, müdahaleden hemen sonra işlevselleştirilen ve cezaevlerinde hâlâ uygulanan modern bir işkence yöntemi olarak tecrit uygulaması da eklenebilir. Tecridin yetersiz kaldığı durumlarda ise jandarma ve gardiyanların sergilediği açık şiddet de cabası. En son Engin Çeber’in yaşamına mal olanlar, canımızı emanet ettiğimiz kişilerin, kendi deri altlarında sakladığı karanlık yüzlerini bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

 

Mazluma reva görülen işkence ibadeti

Kendi gençliğinde vurulan her ömür gibi, bu satırların yazarının da maruz kaldığı işkencelerden ötürü kendine has bir hikâyesi var. Ama neresinden başlasam? Yaşamayanlar asla anlayamaz ki bu duyguyu. Anlama idraklerinin olmadığından değil, bazen anlamak yaşamakla eşdeğerdir ve o acılı tılsım, sadece fail ile meful arasındaki anın özgünlüğünde saklıdır. Hele ki şiddetin çıplak dili, tarif edilemeyecek kadar acı ve gerçek bir ruha bürünmüşken...

Bir işkencecinin işkence yaparken aldığı zevkle işkenceye maruz kalanın uğradığı o bitmek tükenmek bilmez acı dolu anları tarif etmek, daima eksik kalacak olan nafile bir çabanın sadece ufak bir kırıntısı. Bu yüzden de yaşadıklarımı her hatırladığımda, boğazıma düğümlenen yumru daha da büyüyor. Sahi, bunca laftan sonra bir yerden başlamam gerekiyor mu artık? Başından mı?

2006’da katıldığım bir basın açıklamasından ötürü zorla gözaltına alınıp arkadan kelepçelenen her iki bileğimin de kırılmasıyla götürüldüğüm Ankara Emniyeti’nin meşhur DAL’ıyla (Derin Araştırma Laboratuvarı) tanışma öykümü ve bana orada yapılan işkencelerden mi? Yoksa aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’ndeki bir eylemde görevli binbaşı tarafından askere hedef gösterilip kampüs ortasında ayağımdan vurulmamdan mı? Yetmezmiş gibi, bu olaydan ötürü geçirdiğim 4 ameliyat ve 2 yıl süren sakatlıktan sonra bu devletin mahkemelerinde yargılanarak bana bunu yapanların beraat ettiği, benim ise 6 aylık bir cezaya çarptırılma öykümden mi? Türkiye Cumhuriyeti devletinin GBT havuzuna isminiz kazındı mı bir kere, silinmesi de sittin sene imkânsız. Bu yüzden o günden bugüne dek bana ve aileme yaşatılanların esamisini ne ben tuttum ne de benim yüzümden mağdur kılınanlar!

Herkes gibi bizler de belleğimizin unutmakla kendi kendini sağalttığı bir oyuna ortak olduk bunca zaman. Ama sessizlik ne sağır edici bir gürültüymüş! Meğer dilimizden dökülmeyen her söz, bunca zaman sabırla yerini bulmak için beklemiş tarihin havzasındaki karanlık yerinde.

Unuttuk sanılmasın yapılanları. Zira bu devletin günahı, bir işkenceciyi görevden alarak temizlenmeyecek kadar büyüyor. Hele ki o kollanan ‘iyi çocuklar’ hâlâ görevlerinin başındayken... Ama bizim ahımız dünya ahret onların yakasında. Zira ellerini kanımıza bulaştırarak aldıkları aptesleri, çığlıklarımızın asılı durduğu Tanrı katında, kendi cehennem ateşlerini harlayan nafile bir çaba artık. Evet, işkencecilerimiz! Sizi en çok da işkenceden çıkan ellerinizle eve götürdüğünüz ‘ekmek parası’yla büyüyen çocuklarınız affetmeyecek. Çünkü onlar, tarih, cellat olan babalarının suratına tükürürken bir kez bile bağışlanmayı istemeden cevabını verenlerin onurlu kanıyla büyüdü! ( Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü)

  

 

Yalçın ÇAKMAK (Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü)

Bu yazı toplam 1185 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.428) 212 10 48 | Faks : (0.428) 212 36 39 YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Ercan Topaç - 0530 878 47 41 MUHABİRLER Kadir Merkit- 0535 941 63 95 Serhat Ozan Yıldırım- 0534 400 64 66 | Haber Scripti: CM Bilişim