• BIST 106.846
  • Altın 144,081
  • Dolar 3,5290
  • Euro 4,1310
  • Tunceli 34 °C
  • Elazığ 34 °C
  • Erzincan 29 °C
  • Ankara 29 °C
  • İstanbul 29 °C
  • İzmir 33 °C
  • Malatya 35 °C

EKRANDAKİ O MEÇHUL KADIN

Mazlum GÜLER

Birkaç gün önceydi. Akşam haberlerini izliyordum. Aslında hiç sevmem birbirinin kopyası gibi gelen günlerin akşamında haberleri izlemeyi. Çünkü tıpatıp aynıdır. Siyasi nutuklar, kadın cinayetleri, sefalet ve gözyaşıyla ıslanan ekranlar, Ortadoğu’da patlayan bombalar ve kana bulanmış kapkara ekranları izlemeyi hiç sevmem. Ama yine de gündemden kopmamak adına haberleri izliyordum.

Haberin yarısına denk geldim. Ankara’da sendikal bir eylemdi. Yine eylemcilerden fazla polis ve tomalarla doluydu alan. Polislerin o saldırgan ve nefret dolu bakışları dehşet saçıyordu. Şarjörlerinde birazdan patlayacak ve muhtemelen hayatlar söndürecek fişekleri bütün tehdit ve düşmanlığıyla duruyordu orta yerde. Yani bilindik bir manzaraydı.

Ama bilindik olmayan bir şey fark ettim. Kortejin en önünde bir kadın yüzü ilişti gözüme. Yemyeşil gözleri, dimdik duruşu ve kararlı sesiyle bir marş okur gibi haykırıyordu polis şeflerine. İlk bakışta yaşını pek seçemedim. Kırklı belki de ellili yaşlarda olmalıydı. Ama o kararlı duruşu yirmisinde bir genç kızdan farksızdı. Birdenbire bütün ayrıntılara dikkat kesildim. Çünkü bu kadın çok tanıdık gelmişti bana.

İnsanın ruhuna işleyen o bilge sesi ve nefesi çok yakınımda hissetmiştim. Zafer işaretiyle havaya kalkan o pürüzsüz elleri saçlarımda hissetmişim gibi geldi. Evet, çok tanıdıktı. Ama kimdi, neyin nesiydi. Neden bu kadar yakın bulmuştum kendime. Yolumuz mutlaka bir yerlerde kesişmiş olmalıydı. Ama nerede, hangi şartlarda…..

Beynimde bu sorunun yarattığı amansız bir trafik başladı. Zihnimdeki sisler perdesini aralamaya çalıştım ama bulamadım. Çocukluğumdan bu güne anılarımın havuzunda birikenleri eşeledim ama boşuna. Kendimle amansız bir mücadeleye giriştim. Bulmalıydım ekrandaki o meçhul kadının kim olduğunu. Çünkü o kadar yakın ve o kadar tanıdık birine benziyordu ki sanki az önce aynı sofradan kalkmış gibiydik. Sanki biraz önce aynı atmosferi birlikte yaşamıştık. Sanki bu anı onlarca kez birlikte paylaşmıştık. Yani bir dejavu gibiydi. Ama bulamadım.

Sonra kafamda bir umut ışığı belirdi. Aynı kanalın haberleri gece tekrar yayınlanırsa belki bir ipucu yakalayabilirdim. İşte bu heyecan ve umutla gece haberlerini bekledim. Yayınlandı da. Ve aynı haberi ta başından ve dikkatle izledim. Kadının yüzüne, gözlerine ve duruşuna büyük bir dikkatle baktım. Belki en ufak bir kırıntı hatırlamama yardımcı olur umuduyla her saniyesini büyük bir dikkatle izledim. Ve yine sıra, polis şeflerine haykırmasına geldi. Pürüzsüz ve kararlı sesine dikkat kesildim yeniden. Her kelimesini ve vurgusunu nefessiz dinledim.

“Bu ülke babanızın çiftliği değil” diye haykırıyordu kadın. “Bizler emekçileriz, sizin kullarınız değiliz ve sadaka değil hakkımızı istiyoruz” diyordu. “Size ve kararmış vicdanlarınıza güvenmiyoruz. Direnerek mücadelemizi ve haklı savaşımızı sürdüreceğiz. Çünkü haklıyız ve mutlaka kazanacağız” diyordu. Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu. Bakışları haklı olmanın verdiği onurla ışıl ışıl aydınlıktı.

İşte o an benim de beynimde şimşekler çaktı. Kadının gözlerindeki ışık zihnimin karanlık deltalarını aydınlatmıştı. Tüylerim diken diken oldu. Tepeden tırnağa ürperdim. Çünkü o seste beni bugünlere taşıyan tılsımı bulmuştum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarımda bana bu onurlu yolu sevdiren işte bu bakışların sarsılmaz duruşuydu. Yıllar içinde tozlanan ve bulanıklaşan anılarım bugünkü gibi net ve berraktı artık. Kendimi zorlamam ve çabam işe yaramıştı. Evet, kadını hatırlamıştım. Ve bu duygu bana öyle bir huzur vermişti ki sanki bin yıldır hasret kaldığım birine yeniden kavuşmuş gibiydim. Bütün hücrelerimle sevinç doluydum.

İşte o kadın lise öğretmenim Derya Yalçındağ’dan başkası değildi. Liseyi yatılı Anadolu öğretmen lisesinde okudum. O yıllarda özellikle de yatılı okullarda, bugünün bağnaz ve sentezci yapısının temelleri atılmaktaydı.  Öğretmenlerin tamamına yakını birer eğitimciden çok, kafası traşlı Nazi subaylarını andırıyordu. Anlattıkları dersler bilimsel sorgulamadan çok uzaktı. Onlar için önemli olan “sorgusuz itaat eden ırkçı ve dindar bir nesil yetiştirmekti. Farklılıklara ve sorgulamaya asla tahammülleri yoktu. En ufak bir sorgulamada “senin aklın ermez” deyip tersliyorlardı. Kendisi gibi düşünmeyenlere karşı ilk başvurdukları yöntem dayaktı. Ne de olsa onlara göre dayak cennetten çıkmıştı ve görünüşe göre her öğrenciyi cennete göndermeye kararlıydılar.

İşte bu gerici ve karamsar atmosferde tanımıştım Derya öğretmeni. Bizlere davranışı diğer öğretmenlere hiç benzemiyordu. Sorularımıza bitmez tükenmez bir sabırla cevap verir, hatta sorgulamamız için bizi teşvik ederdi. Dahası okulun ve idarenin bağnazlıklarına karşı çıkan tek öğretmendi.

Hiç unutmam bir gün sabah, okul girişinde müdür saçı uzun öğrencileri ayırdı. Yüzünde düşmana karşı intikam almanın verdiği çirkin bir sırıtma, elinde bir makas vardı. Ve hepimizin saçlarına tren yolu yapmaya hazırlanıyordu. Müdür denilen bu Nazi subayına tek karşı çıkan Derya öğretmendi. “Müdür bey burası esir kampı değil. Bunlar da asker değil. Bu yaptığınız çağ dışı bir olaydır.” diye haykırmıştı. “Okulun ve öğrencilerin onlarca sorunu varken onların saçlarıyla uğraşmanızı kabul edemem” diye kendini bize siper etmişti. Başarılı da oldu. O inançlı ve kararlı duruşu karşısında müdür geri adım atmak zorunda kaldı.

Evet, o gün farklı bir şey olmuştu. Despot müdürün ve bağnaz sistemin façası bozulmuştu. Fiyakaları ve ezberleri fena halde çizilmişti. Dahası bütün öğrencilerin gözlerinde, bu bozuk düzenin yıkılabileceğine dair bir ışık belirmişti. Değil mi ki en zifiri karanlık bile bir kıvılcıma yenik düşer. İşte o ışığı yakan Derya Öğretmendi. O gün bize zulmün karşısında dimdik durmayı öğretmişti. Belki de onlarca yılda öğretilebilecek şeyleri bize birkaç dakikada öğretmişti. Ve hepimizin körpe ruhunda onurlu duruşun meşalesini yakmıştı. Üstelik bu ilk değildi. Birçok kez şahit olmuştuk güçlünün değil de haklının yanında duruşuna.

İşte bu ve benzeri durumlar karşısında dimdik duran Derya öğretmen bunun bedelini sürgün edilerek ödedi. Nereye ve hangi okula gönderildiğini öğrenemedim. Ve o günden sonra kendisini bir daha göremedim. Ta ki o ekranda ışıldayan gözlerine denk gelene kadar.

İşte o an bir kez daha anladım ki, ülkenin gömüldüğü bu ortaçağ karanlığına inat mutlaka Derya Öğretmenler varlığıyla aydınlatacaktır havayı. Ve Derya Öğretmenler oldukça yarınlara dair umut asla tükenmeyecektir.   

Mazlum GÜLER

mazguler@hotmail.com

Bu yazı toplam 6327 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.428) 212 10 48 | Faks : (0.428) 212 36 39 | Haber Scripti: CM Bilişim