• BIST 93.043
  • Altın 193,340
  • Dolar 4,7189
  • Euro 5,4759
  • Tunceli 21 °C
  • Elazığ 20 °C
  • Erzincan 15 °C
  • Ankara 18 °C
  • İstanbul 23 °C
  • İzmir 26 °C
  • Malatya 20 °C

DERSİM’DEN İRAN’A GEZİ NOTLARI 3

Av. Cihan SÖYLEMEZ

 ( 20-27 Eylül 2015 ) : KUM VE İSFAHAN ŞEHİRLERİ, KIZILBAŞ’LARIN ALTIN ÇAĞI VE ALTIN ÇAĞIN BİTİŞİ… BU BÖLÜMDE…

Sabahın erken saatlerinde Demavend Dağı’nın eteklerinde ki otelimizden ayrılıyor ve yoğun Tahran trafiğinden ayrılmaya çalışıyoruz. Bu kez ki rotamız Nıfs-ı Cihan ( Dünyanın Yarısı ) olarak anılan  İsfahan …

Şİİ EKOLLERİNE YOLCULUK; USULİ VE AHBARİ EKOLLERİ

İsfahan’a doğru giderken yol üzerinde Kum Şehrinden geçiyoruz. Yol üzerinde Ayetullah Humeyni’nin türbesini de görüyoruz.

Tur rehberimizin aktardığına göre son zamanlarda İran’da Humeyni’nin türbesi konusunda tartışmalar mevcutmuş. Son yıllarda türbe, altın varaklarla süslenmiş ve içi maddi açıdan zenginleştirilmiş ve bu duruma ülkedeki ulemanın bir kısmi itiraz etmiş ve sadeliğin türbeye daha fazla yakıştığını şimdiki durumun “ İslami Devrimin Ruhu” ile bağdaşmadığını belirtmişler.

Uzaktan Humeyni’nin Türbesini gördükten sonra otobüsümüz yoluna devam etti ve bir süre sonra Kum Şehrinin içinden geçtik.

Kum Şehri, Safeviler döneminde Lübnan ve Irak’tan gelen Şia alimlerinin kurdukları Şii Teolojisinin merkezlerinden biri. Okunuşu “ Qum” olan Kum’un anlamı Farsça’da “Ayağa Kalkış” anlamına geliyor. Bu şehirde 8.İmam Ali Rıza’nın kız kardeşinin ve yine Ehlibeyt soyundan gelen birçok seyid ve seyyidenin türbesi olması bu şehrin,  Necef, Kerbela ve Meşhed şehirleri gibi önemli bir inanç merkezi haline gelmesini sağlamış durumda.

Şia dünyasında Necef, Kerbela ve Meşhed’teki türbelerin ziyaretleri hac olarak algılanıyor ve belirtmek gerekirse Şia dünyasında Mekke’ye Hacca gidenlerin oranı, bu şehirlere yapılan hac ve ziyarete göre devede kulak kalacak bir oranı ihtiva ediyor.

Anadolu’da ki Aleviler açısından Necef, Kerbela ve Meşhed önemini koruyan ziyaret mekanlarından. Gerek Osmanlı gerekse de Cumhuriyet döneminde oransal olarak Şia dünyası kadar olmasa da Necef, Kerbela ve Meşhed’de ki İmam’ların türbeleri ziyaret edilmiş ve halen de ziyaret edilmeye devam ediliyor.

Yine Aleviliğin büyük ozanları kabul edilen Yemini, Virani ve Fuzuli’de Necef ve Kerbela’da hayatlarını bir bölümünü geçirerek türbedarlık görevlerinde de bulunmuşlardır.

Şah İsmail Hatayi tarafından Horasan’ın fethi ile Meşhed’de İmam Ali Rıza’nın, Irak’ın fethi sonrası da Necef, Kerbela ve Bağdat’ta ki türbeler yenilenmiş, türbelerin kubbeleri altın varaklarla süslenmiş ve Mekke’ye Hac yerine bu şehirlerde bulunan Hz. Ali, Hz. Hüseyin, İmam Musa-i Kazım, İmam Ali Rıza türbelerinin ziyaretleri daha yoğun bir ibadet merkezi haline gelmiştir.

Safeviler döneminde Kızılbaş ve Şia dünyasında “ Türbeler” etrafında şekillenen ve Arabistan’a Mekke ve Medine’ye Hac olayını ikinci planda bırakan, bir din politikası izlenmiş ve günümüze kadar “ türbe-ocak”  merkezli inançsal yapı gerek Kızılbaş dünyasında gerekse Şia dünyasında güçlenerek devam etmiştir.

Gerek Anadolu’da gerek Balkanlar’da gerekse de Dersim’de “ türbe-ocak” merkezli inançsal yapının hala canlılığını koruduğu, asırlardan bu yana ziyaret edilen,  ibadet edilen kutsal mekanların önemini ve işlevini yitirmediğini belirtmek gerekir.

Qum Şehrinden geçerken şu hususları hatırlatmakta fayda var. Şia ulemada tarih boyunca iki farklı görüş arasında hep farklılıklar olmuş ve rekabet durumu söz konusu olmuştur. Bunlar Ahbariler ve Usuliler’dir.

Ahbari görüşe göre; Kuran’ın ve Hadislerin yeterli olduğuna, zahiri yorumun doğru olduğuna, bunlar dışında bir içtihadın doğru olmadığına ulema inanırken,

Usuli görüşe göre; Kuran ve Hadisler her zaman dünya işlerini çözümlemede yeterli olmayabilir, bu bakımdan zahiri yorumun dışına çıkılabilir ve batini yorumlar yapılabilir ve aynı zamanda din alimleri bir konuda içtihat yaratabilirler. Usuli görüşe göre Şia inancında olan her insanın bağlı olduğu içtihat yaratmaya yetkili bir müçtehide bağlılık esastır. Zamana ve koşullara göre müçtehidin yorumları değişebilir ve müçtehide bağlı olanlarda bu içtihatlara uymalıdırlar.

İran tarihinde Ahbari ve Usuli ulema arasında ki fikir ayrılığında, Usuliler zaman içerisinde galip gelmişlerdir.

Anlaşılacağı üzere bu iki akımdan Ahbari’ler Sünni dünyasına daha yakın görüşlere sahiplerken, Usuliler de ki içtihat makamı bu yakınlaşmanın önüne geçmiş, Safeviler döneminde bu ayrılıklar daha da keskinleşmiştir.

NADİR ŞAH’IN SÜNNİ İRAN HAYALİ…

Safeviler Döneminin 1730’lu yıllarda sona ermesi ve ardından yönetimi ele geçiren Sünni Nadir Şah döneminde, Ahbari ekolüne destek verilmiş ve Safeviler döneminde gelişen Usuli Şia’lığın zayıflaması ve Sünniliğe yakınlaşması çabaları yürütülmüştür.

Nadir Şah’ın tahta geçmesi ile beraber İran’da Afşar Hanedanı dönemi başlamıştır. Nadir Şah’ın tahta geçer geçmez ilk işi,  Şah İsmail döneminde İran’da uygulamaya konulan dini reformların askıya alınması ve Şia ulemanın malvarlıklarına el koymak olmuştur.

Nadir Şah, Şia ve Sünni akidelerin birleştiği yeni bir inancı güçlü kılmak için İran’da çok sert tedbirlere başvurmuş ve Şah İsmail’in 12 İmam İnancı yerine, Sünni akidelere uygun bir Caferi Mezhebini de Sünniliğin dört mezhebi yanında kabul ettirmek için uğraşmıştır. Hatta İran-Osmanlı savaşları sonrası barış görüşmelerinde Caferi Mezhebinin de Sünniliğin 5.ci mezhebi olarak Osmanlılar tarafından kabul edilmesini şart koşmuş ama bu şart Osmanlı tarafından kabul edilmemiştir.

Nadir Şah adeta kendi döneminde Şah İsmail’e ve onun döneminde güçlendirilen 12 İmam inancına karşı savaş açmış, Şah İsmail’i fermanlarında Yavuz Selim gibi “ hakaretlerle” anmış ve Şah İsmail’i İran’ın Sünni dünyasından uzaklaşmasının ve batini/usuli yorumların gelişmesinin kaynağı görmüştür.

Nadir Şah’ın ezandan “ Ali’nin” ismini çıkarması, ilk üç halifenin hak olduğunu kabul ettirmeye çalışması, Şia ulemanın mallarına el koyması ve ülkede Safeviler döneminde gelişen Usuli akıma karşı sert tedbirleri ülke içerisinde ayaklanmalara neden olmuş ve 1747 yılında suikast sonucu öldürülmüştür.

Böylece Nadir Şah’ın İran’ı Sünnileştirmek için uyguladığı, Safevi dönemi ve Şah İsmail düşmanlığı üzerine politikalar da kesintiye uğramış ve Nadir Şah’ın geliştirmek istediği Ahbari Ekolü bir kez daha yenilgiye uğramıştır.

Nadir Şah’ın öldürülmesi sonucu İran, Afganistan gibi Farsça konuşan ama Sünni olan bir ülke olmanın eşiğinden dönmüştür. Nadir Şah’tan sonra yönetimi ele alan Zend Hanedanlığı ve akabinde de Kaçar Hanedanlığı döneminde Safevi Devleti’nin inşaa ettiği Şiilik inancı tekrardan güçlenmiş ve ulema İran siyasetinin etkin bir gücü haline gelmiştir. Ve nitekim ulema,  Usuli Ekolü üzerinden bir gelişim kaydederek, Safevi Devleti’nin yıkılması ile beraber ortaya çıkan bir boşluğu doldurma yoluna gitmiştir; Velayet-i Fakih makamı…

MEHDİ’NİN VEKİLİ MESELESİ…

Şah İsmail, Safevi Devleti’ni kurup 12 İmam İnancını resmi din ilan edince kendisİ de  “12. İmam Mehdi’nin vekili, Naibi, Tanrı’nın yeryüzünde ki gölgesi”  gibi ünvanlar kullanmış ve Şii din adamlarının buna bir itirazı olmamıştır.

12. İmam Mehdi’nin zuhur etmesine kadar ülkeyi Mehdi adına yönetmekle yetkili kılınan Safevi Hanedanı, 1736 yılında Sünni Nadir Şah’ın darbesi ile yönetimden uzaklaştırılınca ve İran’da Caferi Mezhebi adı altında Nadir Şah tarafından Sünnileştirme politikası izlenince 12 İmam adına ülkeyi ve toplumu kimin yöneteceği hususunda bir boşluk doğmuştur.

Nadir Şah’ın öldürülmesi ve Zend/Kaçar hanedanları döneminde Safevi Dönemi inancına tekrardan dönülmesi ile beraber, Şah’ların 12.İmam Mehdi zuhur edene kadar ülkeyi ve toplumu yöneteceği ve Mehdi’nin vekili oldukları durumu da ortadan kalkmış ve artık bu ünvanı kullanacak tek zümrenin ulema olacağı yeni bir dönem başlamıştır.

Dolayısıyla da Safeviler döneminde Erdebil Dergahının etkisi ile Şah’ların 12 İmam’ın vekili olduklarına dair siyasal ve teolojik olgu, Zend ve Kaçar Hanedanlığı döneminde sadece ulemaya özgü bir unvan haline gelmiş ve İran’da ulemanın giderek güçleneceği ve en sonunda ülkenin tüm kaderini ellerine alacakları bir manevi etkisi yüksek bir zemin ortaya çıkmıştır.

Nitekim İran’da ki ulema gerek 1906’da ki Meşrutiyet devriminde gerek 1979’da ki İslami Devrimde etken güç haline gelmiş, özellikle 1979 devrimi sürecinde Safevi’lerden aldıkları 12. İmam adına ülkeyi yönetme ilkesini hayata geçirmişler ve Anayasa’da buna yer vermişlerdir.

12.İmam adına ülkeyi ve toplumu yönetme ilkesine ise Irak merkezli Arap Şii ulema karşı çıkmış ve kabul etmemiştir.

İran’da 1979 İslam Devrimi sonrası gerek Humeyni gerekse de Hamaney döneminde müçtehit makamında olan ulemalar çeşitli anlaşmazlıklar çıkmış ve Humeyni-Hamaney çizgisinde olmayan muhalif müçtehit ulemalar ev hapsine maruz bırakılmıştır.

İşte Safeviler’in daveti ile Lübnan Dağlarından gelen ve ülkede zamanla güçlenen Şii ulemanın tarihi kısaca böyledir.

Böylece Qum Şehrinden geçerken tarihe bir kez daha yolculuk yapıp, İran’daki ulemanın tarihine de biraz olsun eğilmiş olduk.

İSFAHAN’DA BİR SAVAŞIN PORTRESİ: ÇALDIRAN

Tahran’dan sabah saatlerinde yola çıkıp, Akşam 7 gibi İsfahan’a varıyoruz. Tahran – Isfahan arası bizi çöller, çöllerin etrafındaki dağlar karşıladı. Anlayacağınız İran’ın Hazar Denizi kıyıları dışında İran’da ormanlık bölgelere rastlamak mümkün değil. Ancak, İran’lılar bu duruma rağmen şehirlerini yeşertmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yüzlerce kilometre uzaklıkta ki dağların altından kazılan su tünelleri aracılığı ile Çöl ortasında ki İran şehirleri bir vaha gibi karşınıza çıkıyor.

İsfahan, Dağların eteğinde kurulmuş, havası serin ve nemi olmayan bir şehir. Bu şehir, Safevi Devleti’nin en parlak dönemine başkentlik yapmış bir yer. Safevi Hükümdarı Şah Büyük Abbas döneminde saraylar, kervansaraylar, köprüler inşaa edilip bayındır bir hale getirilmiş.

İşte böyle bir bayındır şehirde gezimize ertesi sabah, Fars müziği eşliğindeki kahvaltıdan sonra başlıyoruz.

İlk Durağımız Şehri ikiye bölen Zayende nehri üzerinde Ermeni ustalar tarafından yapılmış Se u Si Pol köprüsü .

Bu köprüden Zayende ırmağı üzerinde iki tane var. Her ikisi de Şah Abbas döneminde yapılmış.

Şah’lar bu köprüleri su sporları dahil bir çok etkinlikte kullanmışlar. Bugün ise sadece yılın belli mevsimleri baraj kapaklarının açılması ile bu köprülerin keyfini çıkarabiliyorsunuz. Küresel İklim değişikliği İran’ı en çok düşündüren ve önlem almaya zorlayan bir konu. Bu yüzden Zayende Irmağı üzerinde barajlar yapılmış ve su ihtiyacı nedeniyle barak kapakları çok sınırlı dönemlerde açılabiliyor. Bizim gezimiz sırasında da maalesef ırmak yatağında su yoktu, kuraklık nedeniyle baraj kapakları kapatılmıştı.

Tarihi bu büyük köprüler üzerinde insan suretinde aslan motifleri ve Zülfikar motifleri dikkatinizi çekebilir.

Bu köprüler üzerinde ziyaretimiz bittikten sonra, İsfahan’ın Ermeni mahallisine doğru yolculuğumuz başlıyor.

Şah Abbas döneminde, Osmanlı-İran Savaşlarının olduğu sınır bölgelerinde yaşayan Ermeni toplumu İran’ın bu iç bölgesine nakledilip, kendilerine birçok kolaylık sağlanmış ve karşılığında da Ermeni’ler Safevi Mimarisinin gelişimine büyük katkı yaptıkları gibi, İsfahan’da büyük bir Ermeni Mahallesi inşaa edip, bu mahalle de yine Ortadoğu’nun en güzel Ermeni Kiliselerinden birini inşaa etmişlerdir.

Ermeni Kilisesinin diğer adı Vank; bu kilisenin önünde bir Ermeni Din adamın heykeli var. Ermeni Kilisesinin içine girdiğinizde benzerine Türkiye’de göremeyeceğiniz çok ihtişamlı, sanatın doruğuna çıkan bir Ermeni Yapıtıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.

Kilisenin içi tamamen İncil’de ki hikayelerle resmedilmiş ve bu tasvirlere bakarken başınız dönebilir. Duvardaki tasvirler,  Dante A’L Gaeri’nin Commediasını aklıma getirdi. O kitapta resmedilen yolculuk sanki bu kilise de resmedilmişti.

Şah Abbas, bu kilisenin yapımı için Ermeni Cemaatine maddi olarak katkı sağlamış ve inşasına böylece ortak olmuş.

Bu kilisenin içinde, Osmanlı Devleti’nin 1915 Ermeni Soykırımı ile ilgili de bir müze bölümü var. Bu müzenin içinde hem resim ve videolarla Osmanlı Ermenileri’nin katliamı ve tehciri anlatılıyor hem de İran Ermenileri’nin tarihine ilişkin önemli tarihi eserler gezginlerle paylaşılıyor.

Kilisenin çıkışında, bir tarihi süs eşyalarının satıldığı bir yer var. İran yolculuğu sırasında ilk anı eşyayı bu kiliseden satın aldım. Aldığım şey ileri de Yazd şehri bölümünde ayrıntısı ile anlatacağım, İran’ın tarihi sembollerinden kartallı Zerdüştü tasvir eden gümüş bir kolyeydi.

Kilise gezimizin ardından Kırk Sütun, Farsça Orijinal deyimle “ Çehel Sütun” Sarayına geliyoruz.

BİR SAVAŞIN POTRESİ: ÇALDIRAN

Kırk Sutünlü Sarayın iç kısmında, Safevi Şahları tarafından elçilerin kabulü için yapılmış bir oda var. Bu saray odasının duvarları ise Safevi Devleti’nin kurucusu 1. Şah İsmail ve Safevi Devleti’nin en parlak dönemi Şahı, Şah 1. Abbas’ın Osmanlılara, Babürlülere, Özbeklere karşı verdiği savaşların portreleri var. Bu portrelerin hepsinde de Safevi Şahları atları üzerinde ordularının önlerinde savaşırken tasvir edilmiş durumda. Doğrusu hakikatte budur. Şah İsmail ve Şah 1. Büyük Abbas gerek Osmanlılara gerekse de Özbeklere karşı savaşta hep ordunun en ön saflarında savaşmış ve her zamanda karşı tarafın hükümdarını daha fazla kan dökülmemesi için teke tek cenge çağırmışlardır.

Keza Çaldıran Savaşını gösteren tabloda da Şah İsmail atı üzerinde, çelik bir giysisi bulunmadan ordusunun en önünde savaşırken tasvir edilirken, Osmanlı Sultanı 1. Selim ise ordusunun gerisinde saklanma pozisyonunda yerini almış şekilde tasvir edilmiş.

İranlı rehberimiz, Çaldıran Savaşı Tablosu önünde savaşı anlatırken şunu ifade ediyordu  “Safeviler yiğitçe ve mertçe savaşmalarına rağmen, Osmanlılar hile ile ateşli silahlarla savaştılar, İran’da bu tablo Safevilerin gurur kaynağı iken Osmanlıların ise utanç kaynağı olarak görülüyor “ dedi.

 

Çaldıran Savaşının Nedenleri neydi? Peki, bu konuya eğilelim isterseniz.

1.            Bu savaşın en önemli nedeni Şah İsmail’in, İslam Dininde yapmış olduğu radikal reformlar ve bu reformların Osmanlı’ya yansımasıydı.

2.            Nitekim Erdebil Tekkesine bağlı Şah İsmail’in binlerce halifesi Çemizgezek’ten tutun Teke yöresine kadar “ Osmanlı’nın Yezit düzeni olduğunu, Yezit düzeninin yıkılacağını, İstanbul’a 12 İmam Sancağının dikileceğini, Şah İsmail’in 12 İmam’ın vekili olduğunu, Anadolu’daki Osmanlı zulmü altında ezilen insanları kurtaracağını, Adaleti sağlayacağını “  propagandasını yapıyor ve Osmanlı’ya karşı başta Şah Kulu olmak üzere devasa isyan hareketleri ortaya çıkıyordu.

3.            Osmanlı ise bu Kızılbaş isyan hareketleri neticesinde, Avrupa Seferlerine ara vermek zorunda kalıyor ve Avrupa’ya yönünü çevirmek için doğuda ki Safevi Tehdidini ortadan kaldırmak istiyordu.

4.            Osmanlı tehlikenin ismini koymuştu ; “ Kızılbaş Tehdidi” … Buna karşı ise bugün İŞİD’in fetvalarının temeli olan “ Kızılbaş’ların katline, mallarının yağmalanmasına, kadın ve çocuklarının esir edilmesine “ ilişkin dini fetvalar yayınlayıp, bu fetvalarda “Kızılbaş kimliğine yönelik hakaret ve iftiralara dayalı” bir dil kullandılar. Yine İdris-i Bitlisi vasıtasıyla Kızılbaş olmayan Kürt aşiretleri ve beylerinin desteğini aldılar. İstanbul’dan Trabzon limanına yüzlerce savaş topu nakledildi.

5.            Osmanlı Ordusu ile Safevi Ordusu arasında yapılan savaş yeryüzünün en kısa süren savaşlarından biri oldu. Savaşın başlangıcında Osmanlı ordusu ağır kayıplar verdi, Şah İsmail’in ön saflarda savaşması Safevi Ordusuna sayıları az olmasına büyük bir moral gücü veriyordu. Lakin bu savaşta Safeviler, Osmanlı’nın ateşli silahlarının kurbanı oldular. Şah İsmail, Ateşli bir silahla yaralandı. Şah İsmail’in yaralanması sonucunda Safevi Ordusu geri çekildi.

6.            Peki Çaldıran, Osmanlı için bir zafer miydi? Benim yorumum; HAYIR. Çünkü Osmanlı Ordusu bu savaşta Safevi Ordusu gibi birçok devletin üst kademesinde olan ordu ve eyalet komutanlarını kaybetti. Şah İsmail’in yiğitçe savaşması ve Selim’in savaş meydanına girmekten korkup topçu ve tüfekçilerin arkasına saklanması işte bu savaşın unutulmaz anısı olarak kaldı. Ve Safeviler tarafından bu anlar, Saray duvarlarına nakşedildi.

7.            Çaldıran Savaşı, Osmanlı Devleti için gerçek anlamda bir galibiyet değildi. Çünkü Osmanlı’nın amacı tüm İran ülkesini ele geçirip, Kızılbaş İdaresine son vermek ve İran’da tekrardan Sünni bir idare kurmaktı. Çaldıran Savaşında Osmanlı Ordusunun komutanlık ve paşalık düzeyinde uğradığı ağır kayıplar Osmanlı Ordusunun İran’da tutunmasını zorlaştırıyordu. Diğer bir yandan İran’ın Azerbaycan ve Kürdistan bölgelerinde de Osmanlı’nın tutunacak kayda değer bir müttefiki yoktu. Osmanlı Ordusunun bulunduğu bölgelerde halkın çoğunun Kızılbaş taraftarı olması da Osmanlı’nın İran’da tutunmasını zorlaştırdı. Osmanlı Ordusunun ana omurgası olan Yeniçeriler ise İran seferine en baştan karşıydılar. Yeniçeriler öyle ki İran seferi sırasında defalarca isyan çıkarmışlar ve hatta Yavuz Selim’in çadırına tüfekle ateş ederek Yavuz Selim’i öldürmeye dahi çalışmışlardı. Yeniçeriler Çaldıran Savaşında isteksiz bir tavır takınmışlar ve savaş sonrasında ise Tebriz’de Osmanlı Sultanına karşı ayaklanıp, İran Seferinden vaz geçilmesi konusunda Yavuz Selim’e baskı yapmışlardır.

8.            Yavuz Selim’in nihai amacı tüm İran’ı ele geçirip Kızılbaş hakimiyetine son vermek iken, Yeniçeri ayaklanması sonucunda Yavuz bu fikrinden vaz geçmek zorunda kalmış ve Tebriz dahil Kızılbaş şehirlerini terk ederek Anadolu’ya geri dönmek durumunda kalmıştır.

9.            Muhtemeldir ki Şah İsmail, Yeniçeri ordusu içinde bir şekilde faal olmayı başarmış ve Yavuz’a karşı iç bir ayaklanmanın çıkmasına neden olmuştu. Aksi halde Yeniçeriler savaş ganimetlerine rağbet edip pek ala, Yavuz ve Osmanlı ulemasının yanında yer alabilirlerdi. Çünkü Savefi Ordusu geri çekildiğinde, Osmanlı’nın eline Kızılbaş Devleti’nin hazinesinin bir bölümü geçmişti. Ve bu hazinenin Yeniçeriler dahil Kapıkulu Sipahileri ve diğer ordu birliklerine dağıtılması bir zorunluluktu. Yeniçerilerin Kızılbaş Seferi sırasında ki tutundukları menfi tavrın bir yönüyle de inançsal bir anlamı olduğunu düşünmekteyim.

10.          Yeniçeri Ocağı mensuplarının Hace Bektaş-ı Veli Dergahına bağlı olmaları, dua ve gülbenglerinin, kısacası inançlarının Kızılbaş Safevi Devletinin kurucuları ile benzerlikler içermesi Yeniçerilerin sefer sırasında isteksiz ve isyankarlığının en önemli nedenlerinden biridir.

11.          Yavuz Selim’in İran Seferi öncesi Hace Bektaş-ı Veli Dergahını ziyareti ve kulağına Bektaşi küpesi taktırması da Yeniçeri desteğini almasını sağlamamıştır. Çünkü ulema ile Yeniçeri arasında da bir gerginlik vardı. Yeniçeri ile Osmanlı ulemasının arası hiçbir zaman iyi olmamıştır. Ulema, Yeniçeri’nin gücünden korkup 2. Mahmud’a kadar Yeniçeri’ye açık bir cephe alamamıştır. Nitekim, Yeniçeri aleyhinde ve Kızılbaş İran Seferi sırasında çıkarılan Osmanlı ulema fetvaları arasında 300 yıllık bir zaman dilimi olmasına rağmen fetvaların içeriğinin aynı olması, Yeniçeri’nin Osmanlı için ertelenmiş bir Kızılbaş meselesi gibi olduğunu bizlere anlatmaktadır.

12.          Osmanlı için İran’dan geri çekilmenin nedeni de “ Kızılbaş ordusunun geri çekilmesinin bir kaçış değil taktiksel bir askeri hareket olduğu “ yönünde ki Osmanlı ordu komutanlarında olan fikirdi. Osmanlı’ya göre bu bir savaş hilesiydi. Şah İsmail’in hayatta oluşu ve ona bağlı ordusunun halen dağılmamış olması Osmanlı’yı için büyük bir tehditti. Osmanlı ordusu İran içlerinde ilerlemekten çekiniyordu çünkü ilerlediğinde kendisini açlık ve susuzluğun beklediğini, Şah İsmail’in ilk fırsatta saldıracağını tahmin ediyorlardı. Bu durumda da İran’dan çekilmek ve yeni bir İran seferine hazırlanmak, ordudaki iç isyanları bertaraf etmek ve yaklaşacak kışı güvenli geçirmek için Osmanlı Ordusu Amasya’ya çekildi.

13.          Osmanlı Ordusunun geri çekilmesi ile beraber Şah İsmail, Tebriz dahil kaybedilen toprakları geri aldı. Çaldıran Savaşında, Kızılbaş Devleti’nin kurucusu olan birçok devlet ve ordu yöneticisi hayatını kaybetmişti. Bu kayıpların yerlerine yeni atamalar yapıldı ve Safevi Devleti ikinci bir kurucu kadro ile yoluna devam etti.

ÇEMİŞGEZEK BEYLİĞİNİN YOL’DAN DÖNMESİ…

Çaldıran Savaşı’nın ardından Safevi Devletini sarsıcı önemli bir olay yaşandı. Bu da Kızılbaş Devletin kurucuları arasında olan Çemişgezek Beyliğinin Kızılbaş tacından vazgeçerek, Osmanlı saflarına katılması oldu.

Çaldıran Savaşı sırasında Çemizgezek Beyi Rüstem Bey, Kızılbaş ordu saflarında hayatını kaybetti. Rüstem Bey’in oğlu Hüseyin Bey ise babasının yolunu terk edip, Osmanlı ile müttefik olmayı seçti.

Hüseyin Bey, İdris-i Bitlisinin de gayretleri ile Amasya’da Osmanlı Ordugahında Yavuz’la görüştü, Kızılbaş tacından vaz geçtiğini açıklayıp Osmanlı saflarına geçti.

Yavuz’da İdris-i Bitlisi, Hüseyin Bey ve Cemşit Beylere Dersim-Diyarbakır hattı arasında ki Kızılbaş kalelerini ele geçirme ve Kızılbaşları yok etme görevi verdi.

Çaldıran Savaşı sonrası Çemişgezek beyliğinin saf değiştirmesi, Anadolu’da Safeviler lehine olan siyasi atmosferin kırılmasında etkili bir neden oldu.

Nitekim bu durum Şah İsmail’in Dersim-Sivas bölgesinde ki halifesi Nur Halife’nin Ovacık-Erzincan arasında yapılan bir savaşta yenilmesine neden oldu ve Nur Halife’nin yenilmesi ile beraber can ve mal güvenliği kalmayan Kızılbaş aşiretler dağlık olan iç Dersim’e sığındılar.

İdris-i Bitlisi, Cemşit Bey, Hüseyin Bey’in Kızılbaş aşiretler üzerindeki katliam ve baskıları sonucu anadili Zazaca olan büyük bir nüfusta mezhep değiştirerek Osmanlı Dinini benimsediler. Kızılbaş tacını terk ettiler.

Dolayısıyla da Kızılbaş aşiretler, Çaldıran Savaşı sırasında değil Çaldıran Savaşı sonrası kendi içlerinde ki “ yoldan dönenler” tarafından Osmanlı ile işbirliği yapılarak katliama maruz kaldılar.

Çaldıran’dan sonraki bir asır içinde 1514-1614 yılları arasında da Kalender Şah, Pir Sultan dahil onlarca Kızılbaş Ayaklanmasının başarıya ulaşmamasının nedeni Safevi Devleti’nin sırt çevirmesi değil, bu ayaklanmalara katılan ve gevşek ittifaklara dayalı grupların birbirlerine ihaneti ile mağlubiyetler yaşanmıştır.

Nitekim Pir Sultan’ın “ yol ve ikrarından dönenlere” yönelik sitem dolu şiirleri bunun kanıtıdır.

SAVEFİ DEVLETİ NASIL KIZILBAŞ’LIKTAN KOPTU?

Tarih sayfalarına “ Kızılbaş “ ismi Şah İsmail’in babası Şah Haydar döneminde geçmiştir.  “Kızılbaş” düşün dünyasının temeli de Şah İsmail’in dedesi Şah Cüneyt döneminde atılmıştır. “ Kızılbaş” isminin ve inancının devletleşmesi de Şah İsmail ile birlikte Safevi Devleti’nin kurulması ile gerçekleşmiştir.

Safevi Devleti Resmi Tarih Kayıtlarında, devlet için “ Devlet-i Kızılbaş”, ordu için  “Leşker-i Kızılbaş “ tanımları kullanılır.

Yine Osmanlı Resmi Tarih Kayıtları da Safeviler için “ Kızılbaş” tanımını kullanır. Tabii ki “Kızılbaş”  tanımı Türkçe’dir. Esasında orijinal tanımın Farsça’dan Türkçe’ye çeviri halidir.

Osmanlı ve Safevi Tarih Kayıtlarında orijinal sözcük olarak “ Serh u Sur / Serh u sor”  tanımları kullanılır. Fakat söylemde yaygın olarak “ Kızılbaş” tanımı kullanılır.

“ Kızılbaş” kimliğinin ortaya çıktığı tarih 1400’lü yılların üçüncü çeyreği ve resmi olarak kamuda kimliğe bürünmesi ise Safevi Devleti’nin kuruluşu olan 1502 yılıdır.

Dolayısıyla 1400’lü yıllardan önce “ Kızılbaş” kimliğinin ve bu kimlik çatışı altında hareket eden siyasi yapıların olmadığını belirtmek gerekir.

Şah İsmail Hatayi’nin şiirlerinde sıklıkla “ Kızılbaşlık” vurgusu vardır. Şah İsmail Azerice ve Farsça divanından anlaşılan şudur ki; İsmail kendisinden önceki Şiilik içerisinden ortaya çıkan Batini inanç ve yorumlardan ziyadesi ile etkilenmiştir.

12 İMAMIN NİŞANI: DERSİM…

Şah İsmail’in deyişlerinde ana temalar  “ Ehlibeyt, Kerbela, Hz. Hüseyin, 12 İmamlar, Hızır, Güruhu Naci, Şah-ı Merdan, Hz. Ali, Fatima Ana “ vurgusu hep ön planda olmuştur. Şah İsmail hiçbir zaman deyişlerinde, mersiyelerinde, duvazdehlerinde, miraçlamalarında, tevhitlerinde 12 İmam’ların ismini eksik etmemiştir.

BÜVEYHİLERE BİR PARENTEZ..

12 İmamcı Ali Ekolü,  esasen son İmam Mehdi’nin 900’lü yıllarda sır olması sonucu, İran’da Arap egemenliğine son veren Deylemli Büveyhiler döneminde benimsenmişti.940-1050 yılları arasında İran/Irak/Kurdistan/Azerbaycan’da hüküm süren ve kimi tarihçilere göre Zaza/Dımıli kavminden olan bu devlet döneminde Ehlibeyt soyundan gelen alimlerin toplantısı sonucunda Ali İnanç Ekolünde bazı kararlar alınmıştır. Bu kararlardan en önemlileri 12 İmam adına hutbe okunması, 12 İmam Matem törenlerinin başlaması ve Muharrem’de ki orucun mahiyetinin değişerek 12 İmam orucuna dönüştürülmesi gibi önemli kararlar gelir.

940-1050 yılları arasında aynı zamanda Büveyhiler içlerinden geldikleri Deylemli kavimlerden Dımılileri de bugün ki Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki verimli bölgelere düzenli bir şekilde yerleştirirler.

Anadilleri Zazaca/Dımılice olan bu Deylemli Büveyhi kavim Anadolu’ya geldiğinde 12 İmam İnancını, 12 İmam orucu geleneğini, 12 İmam yas geleneğini, 12 İmam Çorbası geleneğini de bugün ki Dersim’e ve çevresine de taşımıştır.

Dolayısıyla da 12 İmam İnancı geleneğini ocaklar vasıtasıyla yaygınlaştırmada Dersimlilerin atalarının kurduğu Büveyhiler Devleti etkili olmuş ve Şah İsmail’de inançsal zeminini Büveyhiler döneminde ki başlatılan inançsal reformlar üzerine inşaa etmiştir.

 

Şah İsmail’in, Ali ekolü içinde 12 İmam’cı görüşü benimsemişti. Kendisini de 12 İmam’ın vekili olarak görüyordu. Dolaysıyla talipleri için “ zuhur etmiş bir Mehdi” idi. Şah İsmail’in inancında cem vardı, talip, vardı, pir vardı, rehber vardı ve ulaşılması gereken bir mertebe olan “insanı kamillik” ( Tüm Safevi Şahlarının bir ünvanı da aynı zamanda “ Mürşid-i Kamillik”ti)  ve ulaşılması arzu edilen bir düzey olan “ Rıza Şehri “ vardı.

Bunun içindir ki Şah İsmail’in dedesi Cüneyt döneminde başlamak üzere Batini Bir Anlatı olan “ Kırklar Meclisi ve Rıza Şehri “ , Devletleşme ile beraber binlerce halife yoluyla Anadolu’ya ve Balkanlar’a taşınmış ve Batini İslam anlatısı geniş kitlelere ulaştırılarak Anadolu’da Ali ekolünde olan inanç toplulukları için yeni bir inançsal devinim getirmiştir.

İsmail, Anadolu’da ki Kürdistan’da ki, Azerbaycan’da ki devletin kurucu gücü olan aşiretlerin üzerinde ne bir inançsal baskı yapmıştır ne de onları dışlamıştır. İsmail, devletin kurucu gücü olan Türkmen/Oğuz, Dımıli/Kurmanc, Goran/ Gilan aşiretlerinin ileri gelenlerinin olduğu cem’lerde günümüz Kızılbaş inancının erkan ve ibadetinin şekillenmesinde pozitif bir rol oynamıştır.

Anadolu’da ve Kürdistan’da ki Safevi Devletinin kurucu aşiretlerine, bazı yazarların soyut iddialarının aksine ne zorla “ 12 İmam inancı” kabul ettirilmiştir ne de bu yönde baskı yapıldığına tek bir kanıt vardır. Büveyhiler bölümünde belirttiğim gibi başta Zazaca konuşan Deylemi topluluklarda olmak üzere 940-1050 yılları arasında zora değil rızaya bağlı olarak 12 İmam İnancı gelişmiş ve yaygınlaşmıştı.

Dersim’den örnek verelim. Daha önce Safevi Devletini anlatırken Kızılbaş Devleti’nin temellerinin Dersim-Erzincan yaylalarında atıldığını, Şah İsmail’in cem-cemaat yaptığı yaylalarda 500 yıl öncesinde olduğu gibi şimdi de Dımılice/Zazaca konuşan aşiretlerin meskun olduğunu belirtmiştim.

Dersim coğrafyasında Zazaca’nın hakim dil olduğu 1990’ların başlarına kadar şu terimler kullanılırdı ;” Roza Des u Di İmam, Germa İmamu, Roza İmam Wuşen, Qatare Des u Di İmam “

Bu terimlerin Türkçesi sırasıyla “ 12 İmam Orucu, 12 İmam Çorbası, İmam Hüseyin’in Katledildiği gün yani Kerbela, 12 İmam’ın Katarı “

Yine Dersim’de erkeklerde yaygın olarak “ 12 İmam’ların ve velilerin isimleri olan Ali, Hasan, Hüseyin, Zeynel Abidin, Cafer, Musa, Kazım, Müslüm, Rıza, Taki, Naki, Zülfükar, Hıdır “ , kadınlarda “ Fatima ve Sakine “ isimlerinin yaygınlığı da bizlere kültürel kodlar konusunda bir mesaj vermektedir.

12 İmam inancını samimiyetle ve takkiyesiz kendi Batini yorumlarıyla benimsemiş olan Dersimliler de mi takkiye yapıyordu? Takkiye yapıyorduysa Osmanlı’nın 6 asır kolunun ulaşılamadığı dağlar, vadiler ve ormanlar içinde Dersimliler kimden korkmuştu da takkiye yapmıştı?

Safevi Devletinin kurucu güçlerinden biri olan Dersim aşiretlerine kim baskı ile 12 İmam inancını benimsetmişti? Dersimliler’in 12 imam inancını benimsemesi için katliam mı yapılmıştı? 12 İmam adına yemin edip, oruç tutmaları için bir örgütlü güç tarafından engisizyon mu kurulmuştu?

“ İnancımızda 12 İmam yoktur bu sonradan sokulmuştur diyerek yazan ve çizen “ tarihi hakikatlerden uzak,  Dersim’de ki Aleviliği tek düzeleştirmek ve zengin harmonisini parçalamak isteyen ve Dersim’in asimilasyonuna katkı sunanları da bir köşeye yazmak gerektiğini düşünmekteyim.

Dersimli Şair Alişer Efendi’nin Alevilik üzerine olan deyişlerinin bir çoğunda geçen “ 12 İmamın mekanı Dersim “ aslında en iyi cevap…

“ Bismillah diyelim Hak’tan inayet

Ta ezelden mahsari ihsani Dersim

Muhammet Mustafa ol Şahı Velayet

On iki İmamın nişanı Dersim…”

Görüldüğü üzere Alişer Efendi’nin şiirinde kuvvetli bir Alevilik, 12 İmam vurgusu vardır. Tıpkı Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan Abdal gibi…

Zazaca ve Kurmanci’nin konuşma dili olarak hakim olduğu dönemde Dersimliler ne yoldan dönmüşlerdir ne de takkiye yapmışlardır. Dersimliler samimiyetle ve inançla adına “ Rae Haq” dedikleri “ Hak Yolunu “ kendi inanç dünyalarında yaşamışlardır.

Safevi Devleti’nin Goran aşiretlerine ki bugün orda “ Ehl-i Haq” Ali ekolü inancı hakim, yine Türkiye’de Zazaca ve Kurmanci konuşan aşiret coğrafyalarında ki “ Rae Haq/Riye Heq” Ali ekolü hakim, ne inançsal baskısı ne siyasal baskısı söz konusu olmuştur. Çünkü başta da belirttiğim gibi Kızılbaş Devleti’nin kurucu güçleri bizatihi kendileri olan bu aşiretlerdir.

Fakat ne yazık ki Aryan kültürünün bir parçası olan Zazaca ve Kurmanci konuşulan bölgelerde bu İrani diller hakimiyetini kaybettiği ve yerini Türkçe’ye devrettiği ölçüde Yeniçeri Bektaşi kültür ve duaları, yine bu bölgelerde de eski tüfek solcu, yeni hızlı Alevi kökenli redd-i mirasçıların  ışık hızına erişilemeyen Batiniyi katleden Zahiri yorumlarıyla , tüm Alevi tarihi bilinçli bir dezanformasyona uğratan yorumlarıyla 7 asırlık bir geçmiş ve 7 asırda canını dişine katıp inancı bugüne taşıyan geçmiş kuşaklara  “takkiyeci” denilerek , Emevi-Abbasi, Selçuki ve Osmanlı’dan daha büyük eziyet ve kötülük yapılmaktadır.

Şah İsmail’in 12 İmam inancı, Dersim’de 12 İmam inancı ve son zamanlarda ki kültürel tahripkarlara dikkat çektikten sonra, Safevi neden Usuli ekolde Şii’leşti ? Bu meseleye kafa yoralım.

1 ) 1500-1800 yılları arasında ki 300 yıllık zaman diliminde Osmanlı ile Safeviler arasında yüzlerce irili minili birçok savaş oldu. Sınırlar bu 300 yılda hep değişti. Dersim-Sivas-Maraş-Adıyaman hattı bu savaşlarda birçok defa el değiştirdi. Bazen Osmanlı sınırları içerisinde kalsa dahi Safeviler yıkılana kadar Dersim-Sivas-Maraş-Adıyaman hattı ile Irak’ta Bağdat-Necef-Kerbela-Basra hattında Safevi’lerin her daim manevi ağırlıkları ve inançsal bağları oldu.

2 ) Safevi Devleti’nin temelinin atıldığı Dersim-Erzincan-Sivas-Malatya-Maraş-Adıyaman hattının, Osmanlı-Safevi Savaşlarının nihayetinde Osmanlı sınırları içerisinde kalması Safevi Devleti’nin hızla Farsileşmesi , Farsileştiği noktada Usuli ekolde Şiileşmesine yol açtı. Bu tabii ki bir anda olan bir şey değildi. Başta da belirttiğimiz üzere asırlara yayılan bir değişimdi. İnançsal anlamda arka bahçesi Dersim-Erzincan-Sivas-Malatya-Maraş-Adıyaman hattı olan bölgeden siyasi ve askeri olarak kopuş, Savefi Devleti’nin inançsal yapısını etkiledi.

3 ) Safevi siyasal başkentinin Anadolu’ya yakın olan Tebriz’den, Fars bölgesine İsfahan’a taşınması, Safevi Devleti bürokrasisin de Fars kültürünün egemen olmaya başlaması ve bunun akabinde Şah İsmail Hatayi’den sonraki Şah’ların Anadolu ile iletişim dilini yavaş yavaş koparmaya başlaması ve 12 İmamcı Batini Kızılbaş’lıktan Usuli Şii Ekolüne göre hareket etmeye başlamaları Şah İsmail’in Kızılbaş 12 İmam İnancını zayıflattı.

4 ) Savefi Hanedanında ki taht kavgaları, bu taht kavgalarına Kızılbaş Ordu komutanları ile valilerin sıklıkla müdahaleleri de Kızılbaş Ordu komutanlarının gücünün kırılması gerektiğine dair Şah’larda bir düşünceye neden oldu.

Şah Büyük Abbas döneminde Kızılbaş Ordusuna alternatif Osmanlı Sistemi benzeri Devşirmelerden oluşan Şah’a daha bağlı bir ordu kuruldu. Başına buyruk ve isyankar olan Kızılbaş ordu komutanı ve valileri Şah Büyük Abbas döneminde büyük ölçüde tasfiye edildiler. Esasında bu tasfiye Safevi Devleti’nin ayakta kalması için bir zorunluluğa da dönüşmüştü. Çünkü Şah İsmail’den sonra ki Kızılbaş Ordu komutanları ve valiler sürekli isyanlar çıkarıyorlar, birbirleriyle savaşıyorlar ve Kızılbaş Devleti’nin geleceğinden çok kendi şahsi siyasi/ekonomik/askeri kaygılarını ön planda tutuyorlardı. Nitekim bu durumdan da Osmanlılar ve Özbekler istifade ederek birçok kez Safevi topraklarını işgal ve talan ediyorlardı. Bu yüzden Şah Büyük Abbas döneminde Kızılbaş Ordu komutanları ve valilerinin çoğu tasfiye edildi. Lakin Kızılbaş Ordu gücü tamamıyla da ortadan kaldırılmadı.

5 ) Çaldıran Savaşında Kızılbaş Devleti’nin kurucusu birçok devlet adamı hayatını kaybetti. Özellikle de inançsal anlamda yürütülen reform hareketleri bir noktada sekteye uğradı. Şah İsmail’in genç yaşta vefatı ile birlikte kendisinden sonra tahta çıkan oğul ve torunları sürekli kendilerini Osmanlı ve Özbeklerle savaş içerisinde buldular ve Şah İsmail döneminde ki radikal dini reformları hayata geçiremediler.

6 ) Devletin kuruluşunda yer alan Batini 12 İmamcı İnanç ekolü de, Şah İsmail’den sonra zamanla zayıfladı çünkü kaynağını Anadolu’dan alıyordu. Anadolu’nun Safevi yörüngesinden çıkması Devletin Batinileşmesinin önüne geçti.

7 ) Şah İsmail’in torunu olan 2. Şah İsmail döneminde Safevi Devleti adeta bir travma yaşadı. Şah Tahmasb’ın ölmeden önce zindana kapattırdığı oğlu İsmail, babasının 1576 yılında vefatı sonrası zindandan çıkıp tahta geçmeyi başardı. Kızılbaş Ordu Komutanları ise ne yapacakları konusunda kararsız kalmışlardı. Çünkü Şah Tahmasb, ölümünden sonra tahta gözleri görmeyen oğlu Muhammed Hudabende’nin geçmesini istiyor, oğlu İsmail’in ise kişilik yapısı itibariyle devlete zarar vereceğini düşünüyordu. Nitekim tarihte Şah Tahmasb’ı haklı çıkarmıştır.

Şah 2. İsmail tahta geçer geçmez 1576/77’de,  ilk işi ileri gelen birçok Kızılbaş komutan ve ileri geleni öldürtmek olmuştur. İş bununla da kalmamış 2.İsmail, dedesi Şah İsmail ve babası Şah Tahmasb’ın İnancını terk ederek, ülkede Sünniliği tekrardan resmi din yapmak istemiştir.

2. İsmail bu nedenle ülke de Kızılbaş İnancını yok etmeye çalışmıştır. Ancak askeri gücü elinde tutan Kızılbaş Ordu komutanları, 2. İsmail’i tahttan indirmiş ve öldürmüş yerine de Şah İsmail Hatayi’nin gözleri görmeyen torunu Şah Muhammed Hudabende’yı 1577 yılında tahta geçirmişlerdir.

Şah Muhammed Hudabende de oğlu veliaht Hamza ile birlikte ülkeyi 1587 yılına kadar yönetmiştir. Şah Muhammed Hudabende kendi döneminde Kızılbaş Devletini yıkılmaktan kurtarmış, Osmanlı Ordusuna karşı direniş göstererek Osmanlı ordusuna çok ağır kayıplar verdirmiştir. Sağlığı sırasında oğlu Hamza’nın suikast ile öldürülmesi sonrası, tahta en yakın kişi Horasan Valisi olan oğlu Şah Abbas naip olmuş ve Hudabende’nin vefatı ile Savefilerin altın çağı Şah Büyük Abbas ile birlikte başlamıştır. Bu başlıkta üzerinde durulması gereken nokta 2. İsmail'in dedesi 1. İsmail’in yoluna eylemeleri ile büyük zarar vermesidir.

Bizim Türkiye’de ışık hızıyla Alevi Tarihini yazanlar, İsmail’leri karıştırır Şah İsmail Hatayi ile Şah 2. İsmail ile onu aynı kişi zanneder ve Kızılbaş katliamı yaptığını söyleyecek kadar kronolojik bir cehaletin içine girerler.

ŞAH KULU NASIL ÖLDÜ?

Diğer bir hususta Şah Kulu ayaklanması konusunda, Şah İsmail Hatayi’ye aftedilen Şah Kulunu çekemediği, öldürdüğü konusunda ki yalan-yanlış Alevi tarih yazımıdır. Halbuki Şah Kulu,  Osmanlı ile savaşta aldığı bir yara sonucunda Şah İsmail’in yanına varamadan hayatını kaybetmiştir. Şah Kulu hayatını kaybettikten sonra Şah İsmail’in yanına gitmek isteyen Şah Kulu’nun ordusu ve yanında ki halkta amacına ulaşmış ve kendilerine İran ülkesinde yurtluk yerler verilmiştir.

Ancak Şah’ın huzuruna varan bu büyük göç katarından bazıları çok büyük bir suç işlemişler ve İran’a doğru ilerlerken yolda gördükleri Şah’ın koruması altında olan bir ticaret kervanına saldırmışlar ve bir katliama neden olmuşlardır. Şah’ta bu kişileri yargılatmış ve idamlarına karar vermiştir.

Olay bu şekilde iken bazı yazar-çizerler bunu tam aksi şekilde yazıp-çizmişler ve Şah İsmail Hatayi’ye saldırı da Osmanlı fetvaları ile boy ölçüşmüşlerdir.

8 ) Safevi Hanedanı 1730’lu yıllarda büyük bir buhran yaşamış, Sünni Afşar Aşiretinden Nadir Şah 1736 yılında devlet yönetimini ele geçirmiştir. Nadir Şah’ın ülke yönetimini ele geçirmesi ile beraber Şah İsmail Hatayi’nin Kızılbaş 12 İmam İnancına yönelik bir saldırı başlatmış ve İran topraklarında Şah İsmail’in dini takipçilerini yok etmeye başlamıştır. 1736-1747 yılları İran’da Nadir Şah’ın Batiniliği ortadan kaldırmaya çalıştığı ülkeyi Sünni’leştirmeye çalıştığı bir yıldır.

Nadir Şah 1736-1747 yılları arasında yayımlattığı fermanlarda;

•             Şah İsmail Hatayi’yi kötülüğün başı olarak nitelemiş

•             Şah İsmail’in 12 İmam İnancını  “ sapkınlık” ve “ dinsizlik” olarak görmüş

•             Kızılbaş 12 İmam İnancını tasfiye ederek, yerine Caferi Mezhebi altında Sünni’liğin 5. Mezhebini kurmaya çalışmıştır.

•             Ülke içinde ki Savefi Uleması ile Batinilere yönelik büyük baskılar yapmış, malvarlıklarına el koymuş, birçok Şii din adamını da idam ettirmiştir.

•             Kendisini İran’da Yavuz Selim’in yarım bıraktığı işin tamamlayıcı olarak görmüştür.

•             Osmanlı’ya elçiler göndererek kendisinin kurduğu Sünni Caferi Mezhebini, Sünnliğin 5. Mezhebi olarak kabulünü istemiş ancak Osmanlı Devleti bu talebi kabul etmemiştir.

Nadir Şah döneminde İran’da ikinci bir Yavuz dolaşıyordu, Şah İsmail’in tüm dini reformları askıya alınmış ve Şah İsmail artık İran’da kötü bir siyasi figür olmuştur. Çünkü artık İran’da artık Sünni bir Hanedan iş başındadır, Kızılbaş inancı ve askeri gücü zayıflamıştır.

Ancak işler, Nadir Şah’ın umduğu gibi gitmemiş, Safevi Hanedanına mensup soyluları yanına alan İran’da ki etkili siyasi aileler Nadir Şah’ı suikastla 1747 yılında öldürmüş ve İran’ın Afganistan gibi Farsi ama Sünni bir ülke olmasının önüne geçmişlerdir.

 

Nadir Şah’ın, ülkede ki Sünnileştirme politikalarına dur diyenler ise Kürt Zend Hanedanı ile ondan sonra iş başına gelen Kaçar Hanedanı olmuştur. Böylece Ortadoğu ve Dünya geleceği bir kez daha değişmiştir.

Safevi’lerin ;

•             Anadolu’dan asırlar içinde sancılı bir şekilde kopuşu, inançsal arka bahçesinin yerini Usuli Şii Ekolünün alması

•             Kızılbaş vali ve komutanların kendi menfaat ve iktidar ihtirasları ve Kızılbaş kimliğinin İran’da inançsal başlangıçtan koparak sadece siyasi ve askeri bir kimlik olarak kalması

•             Başkentin Azerbaycan’dan Fars bölgesine taşınması, Anadolu ile kültürel kopuşun zirveye ulaşması

•             2.İsmail ve Nadir Şah dönemlerinde ki Kızılbaş katliamları ve Şah İsmail Hatayi’nin izlerinin silinmeye çalışılması

•             Osmanlı-Özbek-Afgan savaş ve istilaları Safevi’leri asırlar içinde Şah İsmail Hatayi döneminde ki Kızılbaş inançlarından uzaklaştırmış ve Usuli Şii ekol içinde bir inancın güçlenmesini sağlamıştır.

Safevilerin İran’a ve Dünyaya katkıları….

•             Safevi Kızılbaş Devleti’nin ortaya çıkışı,  Osmanlı’nın İtalya’yı Fetih projesini önce erteletmiş ve ardından tamamen ortadan kalkmasına yol açarak İtalya’yı Osmanlı tehdidinden korumuştur.

•             Hristiyan Avrupa ile Safevi Devleti arasında dostluk ilişkileri kurulmuş ve Osmanlı’ya karşı birlikte hareket edilmeye çalışılmıştır

•             Anadolu’da ki Safevi inançsal ve siyasal nüfuzu altında ki halk,  Osmanlı’nın duraklamasına ve gerilemesine yol açacak etkisi birkaç asır hissedilen Kızılbaş Celali Ayaklanmalarını başlatmıştır.

•             Safevi hükümranlığında “ şiir, sanat, edebiyat, resim, heykeltıraşlık “ gelişim göstermiş, Kızılbaş Devleti’nin sayesinde İslam’da reform yapılmıştır.

•             Safevi hükümranlığında İslam’ın üzerinde ki Arap hegomanyası kırılmış ve İrani Kültürün egemen olduğu bir İslam düşüncesi ortaya çıkmıştır.

•             Safevi Hükümranlığında, Kızılbaş cem ve ibadet erkanının temeli olan deyişler,duvazdehler,mersiyeler,tevhitler dahil bir çok edebi ürün ortaya çıkmış ve Kızılbaş dünyası hem edebiyatta hem siyasette hem inançta Altın Çağını yaşamıştır.

•             Safevi Dinsel Reformları, bugün İran coğrafi hattında İŞİD ve benzeri kökten dinci yapıların sosyal, siyasal ve inançsal zeminini ortadan kalkmasına yol açmış ve Kızılbaş/Şii dünyasına nefes aldırmıştır.

•             Safevi Hükümranlığı, İran’ın siyasi birliğini sağlayarak İran’da kendisinden önce egemen olan Sünni nüfuzu kırmış ve bugün ki İran toplumunun inançsal temelleri atılmıştır.

•             Safevi Hükümranlığı ile Ehlibeyt’in davası geniş bir coğrafyada siyasal olarak büyük bir taraftar bulmuş ve günümüze kadarda bu durum devam etmiştir.

•             Safevi Hükümranlığının sonucu olarak bugün Anadolu’da Şah İsmail Hatayi’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Dedemoğlu’nun ( ki Dedemoğlu da Safevi Hanedanına mensup bir şehzadedir ) ismini ibadetlerinde anan ve yaşatan sayısı milyonlarca ifade edilecek bir Alevi nüfus oluşmuştur.

•             Safevi Hükümranlığı sayesinde Şiilik içinde ki yeniliğe ve yenilenmeye açık fikirler her zaman İran’da ön planda olmuş ve olmaya da devam etmektedir.

İşte Çehel Sütun ( Kırk Sütun ) Sarayında ki Çaldıran Savaşı tablosu ile yola çıkarak geçmişimize ayna tutmaya çalıştıktan sonra, gezimiz devam ediyor ve Nakş-ı Cihan Meydanına varıyoruz.

Dünyanın en büyük meydanlarından biri olan bu meydanının çevresi dörtgen şeklinde hanlar, kervansaraylar, saraylar ve mescitlerle çevrilidir. Bu muazzam Safevi Mimarlığının içinde gezindiğinizde kendinizi birkaç asır önceye ışınlamış ve o tarihi havayı hissetmiş oluyorsunuz.

Nakş-ı Cihan Meydanı gezisinden sonra, İsfahan gezimiz bitiyor ve ertesi gün Zerdüştlerin Şehri Yazd’a gitmek için otelimize geçip, dinleniyoruz.

Bu yazı toplam 2491 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : (0.428) 212 10 48 | Faks : 0428 212 36 39 YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ: Ercan Topaç - 0530 878 47 41 MUHABİRLER: Kadir Merkit- 0535 941 63 95 Serhat Ozan Yıldırım- 0534 400 64 66 | Haber Scripti: CM Bilişim