• BIST 106.239
  • Altın 160,342
  • Dolar 3,8713
  • Euro 4,5671
  • Tunceli 6 °C
  • Elazığ 10 °C
  • Erzincan 5 °C
  • Ankara 3 °C
  • İstanbul 12 °C
  • İzmir 12 °C
  • Malatya 8 °C

CEMAATİN PANOPTİKONU

Yalçın ÇAKMAK

Türkiye’deki rejimin kapısında dikili bulunan ordu ve yargı gibi sfenksleri, toplumsal bir seyir huzurunda parçalayanlar, bugün kendilerini bir yandan, yıkmış bulundukları bu gücün yerine ikame etmeye çalışmaktadır. Bu efendi-köle diyalektiğinde, bir zamanlar efendisi olana öykünen ve onun yerini aldığında da efendileşen bir kölelik durumu söz konusudur. 

Panoptikon, J. Bentham tarafından tasarlanmış bir hapishane modeli olarak, mahkûmların her hareketinin gözlenmesi ve yasaklanan davranışlarından ötürü cezalandırılmaları amacı taşımaktaydı. Buna göre, istenmeyen davranışlarının yaptırım nedeni olduğuna inandırılan mahkûm, sürekli gözlendiğinin korkusuyla olsa gerektir ki, bunları gerçekleştirmekten imtina edip, cezaevi idaresinin istediği mahkûm olmaya mecbur kılınmaktadır. Neticede de, izlenilmediği zamanlarda dahi izlenildiğini düşünerek, bir otokontrol geliştirmek zorunda da bırakılmış olacaktır.

Bentham’ın geliştirmiş olduğu bu tasarım, Foucault’nun irdelediği iktidar ile ilişkili bir pratik olarak, toplumun kontrol edilmesinde kullanılan bir uygulama gözüyle de ele alınmıştır. Foucault’a göre, iktidarca gözetlenip, kontrol altında tutulduğu izlenimi verilen birey ve toplum da, ceza evindeki mahkûmlara benzer şekilde izlenmekte ve davranışlarını buna göre şekillendirmektedir.

İfade edilen bu teori ve pratik uygulamaların, Türkiye’de gücü gittikçe belirginleşmeye başlayan cemaatleşmeyi besleyip, bizatihi onun tarafından da kullanıldığı görülmekte. Korkular üzerinden adeta sürekli görünür kılınmaya çalışılan bu olgunun, yukarıda dile getirilen kontrol mekanizmaları ve bunların yanı sıra geliştirilen bir dizi uygulama ile toplumun kontrolünü sağlamaya muktedirleştiğini söyleyebiliriz. Nasıl mı?

Bir Geri Dönüş Hikayesi

Yakın bir döneme kadar, Türkiye’deki“laiklik” uygulamalarından muzdarip kılınan dindar kesim, çareyi bu yüzyılın mesihi olarak gördüğü F. Gülen ve desteklerinden nasiplenen AKP hükümetinden bekledi. Bu durum tıpkı, soyunun İshak ile devam edeceğini Hz. İbrahim’e bildiren tanrının, İbrahim’den, diğer oğlu İsmail’i çöle salıvermesini isteyen Tevrat’taki buyruğa benzemektedir. Soylarının İshak ile sürüp geldiğine inanan Yahudilerin, İslamiyet’in doğuşu karşısında, “İsmail soyunun geri döndüğü” korkularına kapılmalarının kökeni de bu hikâyeye dayanmaktaydı.

Cumhuriyet döneminin “soyları İshak’a dayanan Kemalist kadrosunun” 70 yılı bulan malikâne efendiliğinin öyküsü, bugün “mütedeyyin İsmail soyunun” geri dönüşü ile sarsılmış bulunmakta. Geçmişe nazaran daha da dikkatli davranan bu yeni gücün, özellikle de iktidarın eski oyunlarından kalma piyonlar ile vitrinini süslediği de aşikâr. Bu yüzden de, düne kadar laiklik çığırtkanlığı yapanların, bugün hiçbir şey olmamış gibi demokratikleştiklerini ifade etmeleri de, cemaatin şefaatine sığınma çabalarından başka bir amaca hizmet etmemektedir. Üstelik de geçmişlerinde Sunni İslam söylemini kullanıp (Sunnilerin haklarını da gasp etmeleri bir yana), laikliğinden dem vuran bir rejimin eliyle bütün ötekileri hallettikleri, “orman kanunu mizansenlerinin” kanı dahi hâlâ kurumamışken!

Türkiye gibi Milliyetçilik ile İslam’ın bu denli iç içe geçtiği bir ülkede, bir zamanların koyu Milliyetçisi olanların, İslami değerlere bağlı bir örgütlenme ve partiye entegre olma şansları çok yüksek. İslam adına ve üstelikte İslam’ın ruhuna aykırı bir şekilde Türk Milliyetçiliği de yapan bu yapıya müdahil olmak, vaktiyle hamamlarda dökülen “kırk tas su” gibi sıradan bir temizlenme ayinini dahi gerekli görmemekte!

İslami kavramları kullanan organizasyonların, bugün yeteri kadar söz sahibi olması, en azından şimdilik göstermelikte olsa, Sünni vatandaşlar açısından manevi bir “rahatlama” döneminin yaşanmasına vesile oldu. Böyle bir bahar tablosunun meydana gelmesinde, cemaat ve AKP’nin gücü şüphesizdir. Özellikle de cemaatin buradaki gücü yadsınamaz derecede önemli.

Gülen’in ideal insan tiplemesinin tamamen dışında bulunan başbakanın, cemaat ile birlikte aynı toplum dokusuna hitap emesi, ikisi arasında birbirlerini besleyen bir meşruiyet bağı algısı da oluşturmaktadır. Sağlandığı düşünülen bu birliktelik durumunun ayrıca, paronaya düzeyine varan korkuların meydana gelmesinde de katıksız bir etkisi söz konusu. Laik cumhuriyetin son mohikanı olan CHP ve türevlerinin bu korku ateşinin körüklenmesindeki emekleri de inkâr edilemez derecede önemli.

Gücün El değiştirmesi

CHP cephesinde durum farklı kaygılar ile resmedilmeye çalışılsa da, cemaat ve pratiklerinin şekillendirdiği toplumsal tabanın, her geçen gün farklı bir role büründürüldüğü de göz ardı edilemez durumda. Gündemin ve siyasetin telkin ettiği ideolojik buyurganlıklar ile şekillenen Türkiye insanının bir kısmı, bugün her yerde gözü olduğuna inandığı cemaatin korkusundan da olsa, kendi düşündüklerini rahatlıkla dile getirmekten imtina etmiş bulunmakta. Korkunun, korkulan şey ile aynılaşmayı hazırladığı bu suskunluk hali, belirli bir zamandan sonra her yerde hazır ve nazır bulunan cemaate itaati de davet etmekte. İnsanlar açısından yaşamın kendisinden maksimum derecede faydalanma isteği ve verili olan yaşama dair bir şeyler üretememe “yılgınlığı”, bu durumun oluşmasındaki belirleyici etkenlerin başında gelmekte.

Bir zamanların rejiminden muzdarip kılınanların, şimdi kendilerinin de ona benzemeye başladığı, donu değiştirilmiş yeni bir döneme girmekteyiz. Türkiye’deki rejimin kapısında dikili bulunan ordu ve yargı gibi sfenksleri, toplumsal bir seyir huzurunda parçalayanlar, bugün kendilerini bir yandan, yıkmış bulundukları bu gücün yerine ikame etmeye çalışmaktadır. Hegel’in de ifade ettiği gibi mevzu bahis olan bu efendi-köle diyalektiğinde, bir zamanlar efendisi olana öykünen ve onun yerini aldığında da efendileşen bir kölelik durumu söz konusudur. Bu gücü elde etmek ise ideolojik söylemi farklı yeni bir iktidar dizaynını ve rakip tasfiyesini beraberinde getirmekte.

Kendilerinden olmayanların çeşitli bahaneler ile devre dışı bırakıldığı bu “yenilenen” süreç, aynı zamanda bir gücün göstergesi olarak da sunulup, toplumsal örgütlenmede kullanılmakta. Sonuç olarak da, oluşturulan bu güç ile her şeye muktedir olduğu izlenimini verilip, dairenin dışına çıkacak olan ayrık otlarına da sopanın ucu gösterilmektedir.

Yeni güç cemaat ile organik bir ilişkisi olan ya da olmayan büyük bir kesim, dini kaideleri yerine getirerek veya getirdiğini göstererek, toplumun diğer kesimleri üzerinde bir baskı unsuru oluşturup, kendini cemaatin gözü gibi sunma girişiminde. Cemaatin simülasyonu olan bu yeni dalganın, yine cemaate dair geliştirmiş bulunduğu bu aidiyet duygusu sonucu, kendi alanındaki ötekilere göstermelik bir huşu ile alttan alta gözdağı vermeye yeltendiği de görülmekte. Böylece, bu ilişki ağının dışında kalanlara yönelik cemaatin gücü gösterilip, bu “lanetlilerin kendilerine çeki düzen vermeleri” de sağlanır kılınmaktadır. Netice itibarıyla da, cemaatin beklediğinin de üzerinde bir gönüllü kulluk ordusu meydana gelip, bu ordunun edindiği kılcal damar rolü üzerinden, neden ve sonuçlarıyla birbirini etkileyen cemaatin kendi panoptikonu inşa edilmektedir.

Bilimin İtaatsizliği

Bugün, yakın çevremden tanıdığım “bilim erbaplarının” sergiledikleri ve yaramaz bir çocuk olarak gördükleri bana da tavsiyede bulundukları yaygın bir bukalemunluk hali söz konusu. Yapıcı bir unsur olarak dile getirilen ve bilimin ilerlemesindeki rolü göz ardı edilemez olan eleştiri hakkının, bilimsel çevreler içerisindeki etkinliğini giderek yitirdiğini büyük bir vicdan azabıyla söyleyebilirim. Akademianın, bilimin kışkırtıcı üslubundan nasiplenmemesi ve “cemaatin gözü” olarak kabul edilmiş ikonlar karşısında el pençe divan durması, hiçbir şekilde kabul edilemez bir durumdur. Yetmezmiş gibi bunu, bilimsel tarafsızlık safsatası ile meşrulaştırıp, bürünülen sessizlik halini saklamak için kullanmak ise büyük bir çaresizlik halidir. Çünkü sadece, söylediği ve yaptıklarından ötürü sürgün, marjinal ve yabancı olma tehdidi ile karşı karşıya bulunan gerçek entelektüelin, “itaatsiz olana ihtiyaç duyan” (Adorno) bilim adına konuşma hakkı vardır. Sonuç olarak da, “laik entelektüel için ‘o’ tanrıların hep iflas ettiğini söyleyebiliriz!” (Edward Said)

20 Nisan 2012 tarihinde Birgün Gazetesi’nde kaleme aldığım aşağıdaki yazıyı, mevzu bahis konu ile ilgili görüşlerimi merak ettiklerinden ötürü aralıksız olarak mailler gönderen okurlarımın dikkatine sunma gerekliliği hissediyorum.

Yalçın ÇAKMAK

Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü

Bu yazı toplam 1616 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0.428) 212 10 48 | Faks : (0.428) 212 36 39 YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ Ercan Topaç - 0530 878 47 41 MUHABİRLER Kadir Merkit- 0535 941 63 95 Serhat Ozan Yıldırım- 0534 400 64 66 | Haber Scripti: CM Bilişim