• BIST 99.835
  • Altın 243,334
  • Dolar 5,7445
  • Euro 6,4830
  • Tunceli 10 °C
  • Elazığ 10 °C
  • Erzincan 8 °C
  • Ankara 6 °C
  • İstanbul 11 °C
  • İzmir 18 °C
  • Malatya 12 °C

Bilmek acı çekmektir...

Yalçın ÇAKMAK

Bilmek, insanın varoluşundan itibaren içinde bulunduğu çevreyi ve evreni anlamak uğruna gerçekleştirdiği öğrenme sürecinin ‘meyvesi’ (bu kelimeyi özellikle tercih ediyorum) olagelmiştir. Burada bir nevi, ‘insanın nasıl insan olduğu’ ve sonrasındaki serüveniyle de ilişkili bir hikâye söz konusudur.

 

BİLMEK İÇİN İLK BAŞKALDIRI

 

Tevrat’taki anlatıma göre, Âdem ile kadının (Havva) cennetten kovulmasına neden olan hadise de, bizzat tanrı tarafından kendilerine meyvelerinin yenilmesi yasaklanmış tek ağaç, yani ‘iyiyle kötüyü bilme’ ağacının meyvesinden yemeleri olmuştur. İnsanın daha ilk günden itibaren, sırf bilme uğruna tanrıya olan bu ilk başkaldırısı, kendi eliyle cehenneme çevireceği yeryüzü sürgünün hikâyesini de başlatmış oluyordu. Böylece, onları yoldan çıkaran yılanın deyimiyle, “Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek onun gibi olacaksınız” ihtirasını gerçekleştirmelerinden sonra, koca bir dünya, adeta onlara ve soyundan gelecek insanlığa lanetli bir şekilde de amade kılınıyordu! Ama önce sıra, bilme merakları nedeniyle tanrısallığa öykünen bu ilk insanlara, yasaklanan meyveden yedikleri için verilecek ilk cezadaydı: ACIYI BİLMEK. Ki öyle de oldu ve Tanrı kadına, “çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim, ağrı çekerek doğum yapacaksın” cezasını bir alın yazısı olarak layık görmekten geri durmadı.

 

Bu durum aynı zamanda, insan ile Tanrı arasında meydana gelecek yabancılaşmanın da ilk alametiydi. Başlangıçta, ‘bildiğim bir tanrıya neden inanayım’ diyerekten, onu akıl ve düşünce üstü bir yerde konumlandırarak, ‘kendi bilgisizliği ve korkusuyla onurlandıran’ insanın kendisi; zamanla bu fikrini terk edip, tersine, ‘bilmediğim bir tanrıya neden inanayım’ ilkesini benimsemeyi daha tercih edilir buldu. Bir vakit sonra insan, sadece kendisine bahşettiği kudretin gücüyle, tanrılarını kendi yaratmaya soyunurken, bir zaman geldi ki, hem onun ihtiyaçlarına cevap vermeyen bu tanrıların, hem de onları yaratan kendisinin akıbeti, tarihin çöp sepetinde yer edinmek gibi makûs bir kaderle düğümlenmiş oldu.

 

 

KANI ELLERİMİZDE BİR TANRI

 

Ama küstahlık ve kibir, giderek fıtratımızın vazgeçilmez birer unsurları olarak, alttan alta ruhumuza işlemeye devam ediyorlardı. Çünkü devir, o eski devir değildi artık... Yine de tamamen korkusuz da sayılmazdık. Hâlâ, Tanrı’yı terk etmiş değildik. Hem bir yığın bilinemezlik ortada kol gezerken, bu nasıl mümkün olabilirdi ki!

 

Bir müddet sonra, en büyük olmak adına sürekli birbirimizi öldürmekten fırsat bulamadığımız bu kan deryasında, dünyanın her fanisinin tadacağı ölümün kapısını, bu kez Tanrı’ya aralamak için elleri sıvadık. Sonuçta, herkesin elbirliğiyle işlediği bu cinayeti, Âdem ve Havva yüzünden lanetlenen toprağın altına götürmek için, birbirimizden büyük bir sır olarak saklamayı daha da tercih edilir buluyorduk ve öyle de yaptık. Biz Tanrı’yı, onun için bir mezar hâline getirdiğimiz dört duvar arasındaki mabetlere gömerken, o çoktan çareyi, bu dünyadan sessiz ve sedasız çekip gitmekte bulmuştu. Suçlu herkesken, nedense ortada bir tek katil zanlısı bile yoktu! Ne de olsa, ‘birbirinin kurdu olmayı öğrenen insan’ için asıl tehlike, artık Tanrı’nın kendisi olmaktan çıkıp, içinde bulunduğu bu kurtlar sofrasında düşeni yiyen diğer kardeşlerinden geliyordu. Ben vurdum diyecek kadar cesur bir kahraman henüz dünyaya gelmemişti.

 

Ta ki Nietzsche, unutmaya yüz tuttuğumuz bu çıplak gerçekliği suratımıza vurana değin. Tanrıyı öldürmemizin diyetini, yine bize bunu hatırlatana ödetmek dışında başka bir çıkar yolumuz kalmadığından, bu itirafı esas alarak bütün suçu Nietzsche’ye yüklemekten de bir an olsun geri durmadık. Bir tek Camus buna karşı gelip, “Nietzsche’nin Tanrı’yı öldürmediğini, aksine doğduğu çağda onu ölü bulduğunu” söyleyerek, elbirliğiyle işlenen bu cinayetin asıl suçlularına, yani tüm insanlığa dikkatleri bir kez daha çekene değin!

 

 

BİLİNİR ÇARESİZLİĞİMİZ

 

Neticede, Tanrı’nın cennetinde geçirdiğimiz o bir nefeslik andan sonra, onunla dünya üzerinde giriştiğimiz bu uzun soluklu rekabetin galibi olmayı ‘hak eder’ oluyorduk. Oysaki her şey tam da bitti dediğimiz yerde başlıyor olmasın mıydı? Acaba bütün bu kavganın galibi gerçekten de biz miydik, yoksa Tanrı’nın öyle olduğumuzu sanmamız için başından itibaren bize layık gördüğü laneti mi? Benim fikrim, lanetin galip geldiği yönünde. Hâlâ o lanetin boyunduruğu altında inşa ettiğimiz sahte krallıktan gözlerimizi alamadığımızdan olsa gerek, ellerimizle yarattığımız sefaleti bir an olsun göremiyoruz. Ne garip değil mi, bir vakit İsa’yı çarmıha götürürlerken aşağılamak adına başına taktıkları o ‘dünyevi tacı’, şimdi biz kendi ellerimizle başımıza geçirmiş hâldeyiz!

 

Ey, sırf iktidar olmak adına bilmeye çırpınıp duran dünyanın fanileri! Hâlâ farkında değil misiniz? Her bildiğimiz şey bizi ya gittikçe daha da kirletmekte, ya da bildikçe ne kadar çaresiz olduğumuzu göstermekte! Çünkü vahşetlerimizle giderek daha da çekilmez bir hâle getirdiğimiz şu dünyanın sırrı, artık kendi dışımızdaki bilinemezlerin kendisinden değil; bizzat bizim bildiğimiz kadar acı çekmemizden geçiyor! Duymuyor musunuz yoksa? Büyük usta Neruda, boylu boyunca uzandığı toprağın altından bize hâlâ şöyle fısıldamaya devam ediyor: “Bilmek acı çekmektir. Ve bildik...”

 

Yalçın ÇAKMAK

Bu yazı toplam 1866 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0428 212 10 48 | Faks : 0428 212 36 39 | Haber Scripti: CM Bilişim