1 1
  • BIST 101.849
  • Altın 259,118
  • Dolar 5,6360
  • Euro 6,3235
  • Tunceli 34 °C
  • Elazığ 33 °C
  • Erzincan 32 °C
  • Ankara 27 °C
  • İstanbul 27 °C
  • İzmir 30 °C
  • Malatya 32 °C

Alevilere reva görülen ‘dublörlük’ rolü

Yalçın ÇAKMAK

Barış sürecinin siyasi muhatapları tarafından görmezden gelinse de, içerisinde bulunduğumuz duruma dair toplumun farklı kesimleri tarafından bir tartışmanın yürütüldüğü aşikâr. Özellikle de,  Osmanlı’dan günümüze dair (-ki öncesinin de payı göz ardı edilemez) bu topraklar üzerinde oynanan ‘iktidar oyunlarının’ her daim kaybedenleri olan Kızılbaş-Alevilerin, gelinen an itibarı ile bu tartışmalardaki rolü şüphesizdir. Yaşadıkları acı mirastan ötürü korku ve şüpheye dayalı bir algı geliştiren bu topluluğun, daha düne kadar cumhuriyetin ‘sahte cennetine’ aldanarak, onun kapısında adeta birer muhafız kılınmasının da kendine has bir sosyolojik öyküsü vardır. Bunda, Alevi geleneği tarafından yüzyıllardır dillendirilen ve alttan alta da bir korkuya evrilen ‘Yezid düşmanlığına’ karşı,  cumhuriyetin ‘son kale’ olarak görülmesinin payı büyüktür. Bu yüzden de hala, söz konusu sürece dair Alevilerin şüphe ile yaklaşmasının kendi olağanlığı içerisinde bir karşılığı vardır. Kısa bir süre önce Radikal’de kaleme aldığımız “Aleviler barışın hangi yakasında” başlıklı yazımız tamamen bu çekingelere işaret etmekteydi.

Bütün bunlara rağmen görünen odur ki, Alevilerce dile getirilen hassasiyetler bugün hala görmezden gelinmektedir. Bunun nedeni ise, yapıla gelen tüm tartışmaların sadece barışın destekçiliği ve karşıtlığı üzerinden değerlendirilmesidir. Barış sürecini desteklemenin ‘koşulsuz bir itaate’ karşılık gelmediği anlaşılamadığı gibi, her halükarda sürece karşı çıkmanın da vicdanen bir karşılığının olmadığı ısrarla görmezden gelinmekte. Gelinen nokta itibarı ile Kürtlerin barışın tesisi için karşılıklı ödünler vererek AKP ile ‘anlaşmak’ gibi bir hakları olduğu gibi Alevilerin de yıllardır dile getirdikleri haklı taleplerinden ötürü pratiğe dökülecek somut adımlara ihtiyaçları vardır. Bu yüzden de, herkesin olduğu kadar Alevilerin de sürece müdahil edilmesi gibi bir zorunluluk söz konusudur.

Olumsuz yansımalar

AKP’ye rağmen BDP’nin barış için Aleviler ve Sol içerisinde sağlamaya çalıştığı mutabakat arayışı, parti içerisinde son günlerde meydana gelen iki hadiseden ötürü şüpheli bir hale büründü. İlkini, BDP’li Şerafettin Halis’in sürece dair dile getirdiği eleştirilerden ötürü partisiyle yaşadığı sıkıntılar oluştururken, diğerini de Altan Tan’ın yapmış olduğu ‘şeriatçılık’ çıkışı meydana getirdi. Kendi tabiriyle “idamının infazı sonrasında toplanan deliller sonucu bir karalama kampanyasına maruz bırakılan” Halis, yıllarca emek verdiği partisinin yetkilileri tarafından ölümle tehdit edilirken, Öcalan’ın yapmış olduğu ‘İslami’ vurguya yönelik oluşan karşı çıkışlara rağmen Tan’ın dile getirdikleri de adeta görmezden gelindi.

Dile getirilen tüm kaygılara rağmen sürecin desteklenmesi gerektiğine dair beyanlarda bulunan Şerafettin Halis’in uğradığı bu haksızlık elbette ki kabul edilebilir gibi değil. Bu gelişmeler sonucu BDP’nin nasıl bir açıklama yapacağı merak konusu olurken, Halis’in bundan sonraki can güvenliğinin akıbeti de korkulu bir bekleyişe evrilmiş bulunmaktadır. Buradaki kasıt, tehdidi gerçekleştirenlerin beylik laflarından ziyade, bulanık suda avlanmayı meslek edinen “derin güçlerin” tıpkı Hrant Dink’in katline neden olan benzer bir senaryoyu devreye yeniden sokmalarına koz verme ihtimalidir!

Tencere-kapak diyalektiği

Halis’e yönelik böyle bir tutum söz konusuyken, diğer yandan Altan Tan’ın ifade ettiği “ben şeriatçıyım” ifadesinin görmezden gelinmesi de bir o kadar şaşırtıcıdır. Tan’ın bu beyanını yıllar önce Milliyet gazetesinde yayınlanan röportajı ile birlikte ele aldığımızda ortaya gerçekten de vahim bir tablo çıkmaktadır: “Şimdi bugün bölgedeki siyasi yapıyı bir düdüklü tencere gibi düşünmek gerekiyor. Tencerenin kapağı Marksist ve Alevi çizgidedir. Bugün PKK'nın yönetici kadrosunun önemli bir kısmı Pazarcık, Elbistan ve Tunceli kökenlidir. Çoğu Stalinist bir anlayıştan geliyor. Tencerenin kendisi ise Sünni, Şafi ve Nakşibendi'dir. Dolayısıyla bugün tencereyle kapak arasında bir uyum sorunu vardır” (Milliyet, 30 Temmuz 2007).

Tan bu röportajında aynı zamanda, Kürt siyasetinin ortaya çıkışı içerisinde ele aldığı dini nedenleri Nakşilik ile temellendirerek, ondan sonraki bütün hareketlerin Nakşibendi ve Şafi olduğunu dile getirmiştir. Sıradaki alıntı ise, Tan’ın kendisi tarafından ifade edilen bu Nakşi-Şafi Bedirhanzade ailesinden gelen Mikdad Midhat Bedirhan’ın Osmanlı’ya sunduğu raporunda “Afrika’nın vahşi kavimlerine” benzettiği Dersimlilere yönelik sarf ettiği beyanlardır: “Medeniyet, maişet (geçim), muaşeret daha doğrusu insaniyet ne demek olduğunu bilmezler. Sağlam rivayetlere göre daha içerilerinde adeta Afrika’nın vahşi-ilkel kavimlerini andırır çırılçıplak ot kökü ve meşe palamutu ile geçinir, görünüşte insan mizacen hayvan ıtlakına şayan (sözüne uygun) bir takım insanlar da bulunuyormuş” (Dersim’de Osmanlı Siyaseti, Kitap Yayınevi, s. 36). Bu ipuçlarıyla Tan’ın bilinçaltını şekillendiren ‘ideolojik’ kodların neler olduğu da gün yüzüne çıkmaktadır! Durum böyle olunca da, halen cevabını bulamayan soruları yeniden dillendirmekte bir zorunluluk olmaktadır.

Bu vesileyle, Şerafettin Halis’in de dile getirdiği gibi partide şeriat hukukunu her fırsatta açıkça savunanlar adeta ödüllendirilirken, kendisinin Alevilerin kaygılarını dillendirmesinden ötürü siyasi bir linçe tabi tutulmasının ne gibi bir gerekçesi vardır? Yoksa gerçekten de Kürt kimliği, yıllarca Aleviliği ‘Türklerin öz inancı olarak değerlendiren’ Türk milliyetçilerinin yaptığı gibi, bugün de kendi içerisindeki Alevileri dışlayarak, sadece Şafilik üzerinden mi ele alınmaktadır? Zira Tan’ın temsil ettiği bu düşüncenin, vaktiyle başbakanın İslami saikler ile ayrıştırıcı bir role soyunduğu ve “Zerdüştlük” ile itham ettiği PKK’li Kürtlere yönelttiklerinden anlayış olarak ne gibi bir farklılığının olduğu da merak konusudur.

            Ortaklığın kaçınılmaz şartı

Kürt siyaseti bugün her fırsatta temsilcisi olduğu halk ile Alevilerin yaşadığı acılar arasında duygusal bir ortaklık bağı kurmakta. İfade edilen bu niyetlerin sürdürülebilirliği açısından Aleviler lehine somut adımların atılması ve ‘attırılması’ kaçınılmazdır. Üstelikte bunu, Alevilerin milyonları bulan nüfusuna ters orantılı gelişen edilgenlikleri pahasına gerçekleştirmek gibi bir durum söz konusu olmasına rağmen. Bunu yaparken de, sürecin birincil aktörleri tarafından sarf edilen her sözcüğün Alevilerin kavram dünyasında çağrıştırdığı anlamlara özen gösterilmeli.  Unutulmamalıdır ki, ne Kürt siyasetinin ‘sözde kalan geniş hoşgörüsü’ ne de AKP’nin ‘kültürel çeşitlilik’ aldatmacaları ile Alevilerin tatmin edilemeyeceği muhakkaktır. Diğer türlü her kapı, “ mazlumiyet söyleminin güç istencine” doğru aralanmaya mahkum kılınacaktır!

Yalçın Çakmak/Hacettepe Üniv. Arş. Gör / Radikal Gazetesi, 9 Mayıs 2013.

Bu yazı toplam 2575 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0428 212 10 48 | Faks : 0428 212 36 39 | Haber Scripti: CM Bilişim