1 1
  • BIST 102.590
  • Altın 276,089
  • Dolar 5,7165
  • Euro 6,2917
  • Tunceli 16 °C
  • Elazığ 16 °C
  • Erzincan 18 °C
  • Ankara 17 °C
  • İstanbul 18 °C
  • İzmir 22 °C
  • Malatya 17 °C

'Kızılbaş katliamını İdris-i Bidlisi değil, Yavuz Sultan Selim yaptı'

'Kızılbaş katliamını İdris-i Bidlisi değil, Yavuz Sultan Selim yaptı'
Tarih Vakfı'ndan Dr. Yalçın Çakmak ile Osmanlı’dan günümüze devletin Kızılbaş-Alevi politikalarını ve Hamidiye Alaylarını konuştuk.

Remzi BUDANCİR

ARTI GERÇEK- 'Kızılbaşlık, Alevilik ve Bektaşilik' ve 'Kürt Tarihinden Portreler' başlıklı iki kitap çalışması bulunan Tarih Vakfı Mütevelli Kurulu üyesi tarihçi Dr. Yalçın Çakmak’ın yaptığı doktora çalışması yakında kitap halinde İletişim Yayınları’ndan çıkacak. Doktora çalışması Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş siyasetini, Abdülhamid dönemini, Kızılbaşlık ve Kızılbaşlığa karşı uygulanan politikaları içeriyor. Dr. Yalçın Çakmak ile çıkacak olan kitabı, Osmanlı’nın Kızılbaşlara uyguladığı politikaları, Hamidiye Alaylarını ve Osmanlı’dan başlayarak günümüze kadar etki eden devletin Kızılbaş-Alevi politikalarını konuştuk.

'Kızılbaşlık, Alevilik ve Bektaşilik' ve 'Kürt Tarihinden Portreler' başlıklı iki kitap çalışması yaptınız. Yakında Alevilik üzerine doktora çalışmanız yayınlanacak. Bu çalışmanızda okuru ne bekliyor?

Sizin de ifade ettiğiniz gibi altı yıllık bir emeğin ürünü olan “II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Devleti’nin Kızılbaş/Alevi Siyaseti” başlıklı doktora çalışmam pek yakında İletişim Yayınları’ndan kitap olarak çıkacak. Bu çalışmada temel olarak şu sorulara cevap aradım: Genel olarak Osmanlı Devleti’nin 16. yüzyıldan itibaren Kızılbaş siyaseti neydi ve Abdülhamid’e nasıl bir bakiye devredildi? Bu bakımdan kopuşlar ve süreklilikler söz konusu oldu mu? Tabi bunu yaparken Abdülhamid döneminin siyasi kodlarının bu algıyı nasıl şekillendirdiği üzerinden bir bütün olarak sultan dönemindeki siyasi panoramaya da eğildim. Bu yönüyle devletin diğer gayri Sünni topluluklara yönelik bakışıyla Kızılbaş siyaseti arasında bir rezonans olup olmadığının mukayesesini de yaptım. Ve elbette ki bu dönem boyunca Anadolu’da aktif bir şekilde çalışma yürüten Batılıların Kızılbaş/Alevilere dair neler ürettiklerine de eğildim.

Alevilik ile ilgili yeterli düzeyde yazılı kaynak var mı?

İlk sorunuz, son dönemlerde kimi Alevi araştırmacılarınca ele alınan hassas bir meseleye işaret ediyor. Geçmişten beridir Alevilerin ellerinde muhafaza ettikleri bir takım kaynaklar elbette oldu. Bunlar arasında bilhassa şecereler, Buyruklar, Hüsniyeler vb. kaynaklar geliyor. Hatta Osmanlı’nın da özellikle Buyruk ve Hüsniye gibi kitapları Şiilik menşeli görerek yasakladığı birçok örnek söz konusu. Buna rağmen bahse konu bu kaynakların Aleviler tarafından gündelik yaşam ve inançlarında ne denli etkili olduğu ya da kullanıldığı sorguya muhtaç.

Yazılı kaynak hususundaki bu talep daha çok yazının hükmü ve öncelikliğine yönelik çağımızdaki yaygın ve de yanlış kanaatlerden kaynaklı bir durum. Zira yazı kalıcılığı kadar ifade ettiği şeyin dogmalaştırılmasını sağlar. Bu nedenle sözün yaratıcılığını hapseder. Ben Aleviliğin ve özellikle de çeşitli topluluklarındaki zenginliğin sözün yazı tarafından hapsedilmemesine bağlayanlardanım. Dolayısıyla Alevilerin yazılı kaynaklarının olup-olmadığı hususunun daha çok Sünnilik karşıtı bir refleksten beslendiğini düşünüyorum. Söz konusu durum da bilhassa genç kuşak Aleviler tarafından “Aleviliğin ne olup-olmadığı” hususundaki kafa karışıklıklarıyla paralel bir görünüm arz ediyor. Ki bu yöndeki araştırmaların da daha çok bu kafa karışıklıklarına cevap üretmek için gündeme geldiğini söyleyebilirim.

Yakın bir döneme değin Aleviliğin Orta Asya ve Horosan paradigması üzerinden “Türklükle” çok sık bir şekilde ilişkilendirildiğini gördük. Fakat yapılan son çalışmalar bunun gerçekte böyle olmadığını gösteren yeni bir okuma olanağı sağlıyor. Kendinizi bu değerlendirmeler içerisinde nerde görüyorsunuz?

Aleviliğin etnik çeşitlilikleriyle geniş bir skalaya sahip olduğunu göz ardı edemeyiz. O nedenle Türklük merkezli yaklaşımların kısmi düzeyde bir haklılık payı taşıdığını unutmamamız gerek. Fakat bu, diğer etnilerin ne fazla ne de eksik bir şekilde kimliğin toplumsal organizasyonundaki yerlerinin göz ardı edilmesi anlamına gelmez. Bu bakımdan Türklük konulu tezlerin İttihat ve Terakki tarafından başlatılan Türkleştirme politikasının uzun erimdeki bir yansıması olduğunu ifade edebiliriz. Ben bunu “kargadan başka kuş yoktur” yaklaşımına benzetiyorum. Türklük merkezli bu inşanın tarihsel izleğini Markus Dressler’in çalışması geniş bir perspektifle ele alıyor.

Türkçü ekol tarafından Aleviliğin Türklük merkezli ele alınmasında çok sık kullanılan birkaç motif var. İlki sizin de ifade ettiğiniz gibi mitik bir coğrafya olarak “Horosan”. Bir diğeri de Ahmet Yesevi. Ki bu Yesevi vurgusu da daha çok vilayetnameler ve özellikle de 1900’lerin başından itibaren uygulamaya konulan Türkçü paradigmaca çok işlendi.

Ben tarihsel olarak Alevilik ile Bektaşiliği aynı gören bir yaklaşıma sahip değilim. Yani Bektaşilik eşittir Kızılbaşlık ya da Alevilik değil! Bu nedenle söz konusu vilayetnamelerin ekseriyetle Bektaşi bir tona sahip olduğunu düşünüyorum ki bunun da sonrasında Bektaşilik ile Kızılbaşlık arasındaki temaslar sonucu Kızılbaş topluluklar içerisine sirayet ettiğine dair şüphelerim var. Çünkü Kızılbaş/Alevi topluluklarındaki şecerelerde baskın bir Ahmet Yesevi vurgusu yok. Aynı şekilde özellikle Vefai bir geçmişi olan doğudaki Kızılbaş aşiretlerinin şecere ve tarihlerinde bir Ahmed vurgusu vardır ki bu da bilinçli olarak Ahmet Yesevi ile özdeş kılınmış yada kıldırılmıştır. Oysaki bu kişi Ebu’l Vefa soyundan olduğunu bildiğimiz –ki Osmanlı bile Nakibu’l eşraflık üzerinden bunu onaylamıştır- Şeyh Ahmed-i Tavil’dir.

Horosan’a gelince. Acaba Horasan ve Türklük vurgusu yapanların kaçı Horasan’da saha çalışmaları yaptı? Bu nedenle yakın bir süre önce çıkan Selim Temo’nun “Horosan Kürtleri” kitabı bu husustaki en kapsamlı çalışma olarak ciddi ipuçları sunuyor.

Sonuç olarak şunu da ifade etmek isterim. Alevilik çalışmalarında Anadolu’ya sıkışmışlık var! İnancın geniş bir coğrafi skalaya yayıldığı yer yer ifade edilse de buna dair araştırmalar ne yazık ki çok yetersiz. Özellikle de Gulat-ı Şia dediğimiz Batınilik ve bilhassa İsmailik çalışmaları Türkiye’de yeteri kadar ilgi görmedi. Tabi bunu aşmaya çalışan çalışmalara yeni yeni başlandı. Bizim de bu hususta Farsça’dan tercüme ederek yayına hazırladığımız çalışmalar var ve bunlar yakında basılacak.

Cumhuiyet tarihinde Aleviler birçok katliama maruz kaldı. Dersim, Sivas ve Maraş bunlardan sadece bir kaçı. Osmanlı döneminde de Kızılbaşlara yönelik katliamlar yaşandı. Osmanlı döneminde yaşanan katliamların nedeni neydi? Ayrıca tez konunuz bağlamında Abdülhamid döneminde de bu tür katliamlara başvuruldu mu?

Bu katliamların baş nedeni çalkantılı bir dönemde Safevilere olan meyilleriydi. Zaten Kızılbaş ismini de buradan ödünç aldılar. Yani “Kızılbaş” tabiri bir nevi 16. yüzyıla kadar Sünni İslam şeriatıyla yaşamayan toplulukların üst başlığı oldu. Tabi bu tablonun Osmanlı Sünniliğinin daha da katılaşması üzerinde etkilerinin olduğunu da unutamayız. Buna zıddıyla var olma perspektifiyle diyalektik bir var oluş da diyebiliriz

Kızılbaşlara yönelik katliamlarda 16. yüzyıl ve Osmanlı-Safevi ilişkileri çok belirleyici oldu. Safevilerin güçlerini yitirmeleri ve Anadolu’daki Kızılbaşların da önceki tecrübelerine dayanarak devletin periferisinde yaşamaya itilmeleriyle bu katliamlarda bir azalma görüldü. Kızılbaşlar cephesinde görülen bu kapama da bilhassa “geleneksel Alevilik” dediğimiz inancın temellerinin atılmasına vesile oldu.

Abdülhamid döneminde doğrudan merkezin direktifleriyle yaşanan katliamlar söz konusu olmadı. Hatta devlet bu gibi durumlar da konjonktürü de göz önünde bulundurarak hassas davranmaya çalıştı. Tabi bu Kızılbaşlığa yönelik algısında tamamen bir değişiklik olduğu anlamına gelmiyor. Ama dediğim gibi burada konjonktür çok bağlayıcı oldu ki biz bunu özellikle 1896 yılında Malatya’nın Akçadağ İlçesi Dumuklu Köyü’nde gerçekleştirilen katliamdaki merkez ile yerelin tutumundaki farklılıkta görüyoruz. Mesele başlangıçta yerel yönetimce merkeze farklı lanse edilse de sonrasında gerçekleştirilen tahkikatlarda ve bilhassa Anadolu’nun ıslahatıyla görevli Umum Müfettişi Şakir Paşa tarafından, yerel yönetimin olaya asker ve çevreden toplanan Sünnilerce müdahale etmesinden ötürü Alevilere yönelik bir facia yani katliam olarak değerlendirildi. Bunu doktora tezimde ve yakında çıkacak olan kitabımda ayrıntısıyla işledim.

Osmanlı dönemindeki katliamlarda 40 bin Kızılbaşın öldürüldüğü ve bunda da İdris-i Bidlisi’nin rolü çok sık işleniyor. Bu katliamlardaki payı neydi? Aynı şey Hamidiye Alayları bahsi için de geçerli midir?

40 bin Kızılbaşın öldürüldüğüne dair ifadeler ilk olarak İdris-i Bidlisi’nin Selimşahnamesi’nde geçer. Dolayısıyla bu meselesinin ilk olarak İdris-i Bidlisi tarafından dile getirilip sonrasındaki Osmanlı tarihçilerince tekrar edilen bir ibare olduğunu söyleyebiliriz. Söyleyebiliriz, çünkü bu sayının gerçekten de 40 bin olup-olmadığına dair elimizde resmi bir kayıt henüz söz konusu değil.

'İDRİS-İ BİDLİSİ ŞİİLİK PROBAGANDASI YAPIYOR DİYE SARAYA ŞİKÂYET EDİLMİŞ'

İdris-i Bidlisi II. Beyazıd döneminde saraya giren bir tarihçidir. Kaleme aldığı eserleri de resmi bir tarihçi olarak sarayın istekleri doğrultusunda şekillendi. Buna rağmen bazen diğer saray tarihçilerince “Şiilik propagandası yapıyor” iddialarıyla şikâyetlere konu oldu. Bu hususta Vural Genç’in gerek TTK’dan basılan doktora tezi gerekse İletişim Yayınları’ndan çıkan “Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler” başlıklı kitabımızdaki makalesinde ayrıntılı bir malumat söz konusu.

'İDRİS-İ BİDLİSİ AİLESİ REHİN ALINDI'

İdris-i Bidlisi açısından ailesini sarayda “rehin” olarak bırakıp Mekke’ye gittiği kritik bir dönem vardır. Burada Şah İsmail’e, tamamen Osmanlı Devleti’nin aleyhinde ve Şii tonlar barındıran bir dizi mektuplar yazdığını artık biliyoruz. Görünen o ki Şah İsmail bunları pek dikkate almadı. Akabinde Yavuz Sultan Selim’in tahtı ele geçirerek İdris-i Bidlisi’yi geri çağırmasına tanık oluruz ki buradaki niyeti de tamamen Safevilere gerçekleştireceği seferde İdris-i Bidlisi üzerinden Kürt ümerasının kalbini kazanmaktı ve öyle de oldu. 40 bin Kızılbaş’ın katledilmesi meselesi de İdris-i Bidlisi’nin Mekke dönüşünün hemen öncesinde Selim’in defter ederek öldürttüğü Kızılbaşlar kısmında geçer. Yani bu katliamları bizzat İdris-i Bidlisi’nin kendisi değil onun iddialarına göre Selim gerçekleştirdi ki bunlar da daha çok Osmanlı mülkü olan İç Anadolu ve Karadeniz bölgelerindeki Kızılbaşlara yöneliktir. Burada şunu unutmamak gerekir: Neseb olarak İdris-i Bidlisi’nin kendisi de Şii bir tarikat olan Nurbahşiye’ye mensuptu.

'SÜNNİ KÜRTLER SÜREKLİ OSMANLI İLE HAREKET ETMEDİ'

İdris-i Bidlisi adı geçen eserinin başında Selim’in katliamlarından bahsederken sonunda ise Şah İsmail’in de Sünni Kürtlere yönelik gerçekleştirdiği katliamlardan söz eder. Bunu niye dile getirdiğime gelince… Sünni Kürtlerin, tarihlerinin her döneminde Osmanlıyla hareket ettiği gibi yaygın bir kanı söz konusudur ki bu asla doğru değil. 16. yüzyıl ve devamı bağlamında düşündüğümüzde mezhep farklılığı Osmanlı-Kürt ilişkilerinde sadece siyasetin yanında bir aparat ya da katalizördür. Bu nedenle meseleye bir bütün olarak baktığımızda 19. yüzyılın ortalarına değin Osmanlı-Kürt ilişkilerinin dönemsel ve taktiksel olduğunu rahatlıkla görürüz. Yavuz’la birlikte hareket eden Kürtlerin bu tavırlarının baş nedeniyse, daha çok Şah İsmail’in söz konusu katliamları ve özelikle bölgedeki Kürt ümerasını hiçe sayarak takındığı tavırlarından kaynaklıydı. Bu nedenle Kürtler açısından tarihin her döneminde Osmanlı ile tam bir ittifakın gerçekleştiği iddiası ifade ettiğim gibi ihtilaflıdır. Zira bir dönem Osmanlı’nın yanında yer alan Kürt beylerinin sonrasında Osmanlıya karşı Safevilerin yanında durduğu birçok örnek de söz konusudur.

'HAMİDİYE ALAYLARI, KIZILBAŞLARA KARŞI KURULMADI'

Hamidiye Alayları meselesine gelince… Bu alayların II. Abdülhamid tarafından hangi saikle kurulduğu çok açıktır: Ermeni tehlikesi. Bu nedenle tamamen “Kızılbaşlara karşı kuruldular” gibi yaklaşımlar gerçeği yansıtmıyor. Zira bu hususta devletin de çok net olduğunu görürüz. Öyle olsaydı bizzat Dersimli aşiretler ve hatta Varto’daki Kızılbaşlar da bu alaylara kabulleri için devlete defaten başvurmazdı. Ama en nihayetinde bu başvuruları Kızılbaş oldukları için kabul edilmedi ki bu da söz konusu alaylardan sorumlu Zeki ve Şakir Paşa tarafından açık bir şekilde belirtilmiştir. O dönemin devlet aklıyla düşündüğümüzde yüzyıllardır problem yaşadığı Kızılbaşlara silah vermesi problemli görülmekteydi ki bu da belgelerin diline ve yorumlarına zaten yansır.

Burada şunu özellikle belirtmek isterim: Hamidiye Alayları Kızılbaşlara karşı kurulmadığı gibi kahir ekseriyeti Sünni Kürtlerden oluşmasına rağmen bu Kürtler arasında da problemli ilişkiler üretti. Çünkü burada her bir aşiret tamamen kendi asabiyesiyle düşünüp devletten hem silah almak hem de devletin korumasına girmek istiyordu. Dolayısıyla bırakın Kızılbaşlara yönelik örgütlü saldırıları bizzat Sünni olan ve bu alaylara kabul edilen Kürt aşiretleri arasında da çeşitli çatışmalar meydana geldi. Hatta bazı örneklerde kimi Kızılbaş aşiretlerin Hamidiye Alayları’ndaki aşiretlerle birleşerek diğer Sünni Kürt aşiretlerine saldırdığına dair şikâyetler de söz konusudur. Bu da bize meselenin Kızılbaşlık meselesi olmadığını net bir şekilde gösterir.

Kanaatime göre Alevilerin hem İdris-i Bidlisi hem de Hamidiye Alayları hususundaki algısı tamamen 1950’lerden sonra oluştu. Hamidiye Alayları konusunda Mehmet Şerif Fırat’ın “Varto Tarihi” kitabının etkisi olmakla birlikte İdris-i Bidlisi de ise Hicabi Kırlangıç’ın doktora çalışması ve sonrasında da Selimşahname olarak 2001’de Kültür Bakanlığı’nca yayımlanmasının büyük bir etkisi var.

Aynı şey Seyid Rıza ile Şeyh Said arasında geçtiği iddia edilen “sizin elinizden kesileni yemeyiz” konulu görüşme için de geçerli. Fakat bu görüşmenin gerçekleştiğine dair elimizde sözlü tekrarlar dışında pek bir şey söz konusu değil ki buna da temkinli yaklaşmak gerek. Neden derseniz? Bunun mağdur bir kimlik olarak özellikle de Aleviler cephesinde dile getirildiği aşikâr. Tarih bize mağdurun her dile getirdiğinin doğru olmadığını gösterdiğine göre bu iddialara temkinli yaklaşmak ve bu tür tezlerin hangi saiklerle üretildiğini iyi düşünmek gerek! Unutmayalım ki bizzat Dersim 38 Katliamı’na maruz kalan insanlar da yıllarca söz konusu katliamda Mustafa Kemal’in bir dahlinin olmadığını dile getirdi. Fakat ortaya çıkan gerçekler aksini gösterdi.

Sonuç olarak şunu da bilhassa dile getirmek isterim: Gerek İdris-i Bidlisi gerekse Hamidiye Alayları Aleviler açısından hassas konular. Bu nedenle ifade ettiklerimden ötürü belirli bir kesimi hoşnut kılmayacağım malum. Ama siz de takdir edersiniz ki Adorno’nun deyimiyle bilimin kendisi itaatsiz olana ihtiyaç duyar. O nedenle ciddi tarihçiliğin kimsenin ön kabullerini doğrulamak olmadığını belirterek, erişebildiğim kaynaklar ve bunlara dair düşüncelerimi ifade ediyorum. Tabi burada kendimi elbette ki bir bilim sfenksi olarak görmediğimi ve bilhassa yeni çalışmalar ve kaynaklar ışığında fikirlerimi yeniden gözden geçirmeye hazır olduğumu da ifade etmek isterim. Aksini yapmak da zaten bilim insanı olmanın niteliği sayılmaz.

Osmanlı döneminde birçok katliamla karşılaşan Aleviler Cumhuriyet ile nasıl bir ilişki kurdu?

Osmanlı öfkesi kadar Cumhuriyet’in kuruluşundan ve özellikle de laiklik söylemi üzerinden 1940’lara değin Sünnilik karşıtı sergilenen “göstermelik” tavrın etkili olduğunu düşünüyorum. Aleviler burada eşit vatandaşlık ve laikliği “bize yapılanlar onlara da yapılıyor” diyerek “acıda ortaklık” algısıyla yorumladı. Ama bu da kısa süreli olup bilhassa 1950’lerden itibaren tersine dönerek gerçek yüzünü gösterdi. Tabi bu durum da yine bazı Alevilerce, “Cumhuriyet’in Sünni akıl tarafından ele geçirildiği” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu nedenledir ki Aleviler bu dönemden itibaren devlet karşıtı muhalif hareketler içerisinde aktif bir şekilde yer aldı.

Alevilerin Sünnilik ve özellikle de Kuran ile olan ilişkisi nedir?

Bir tarihçi olarak ve daha çok da bu tarihi Osmanlı kaynakları ve tabi olarak da belgelere yansıyan mukterin dili bağlamında incelediğimizde, karşımıza Kızılbaşlık yahut diğer adıyla Alevilik hususunda sıklıkla şu değerlendirmeler çıkar: Özellikle 16. yüzyılda kaleme alınan belgelerde Kızılbaşların Kuran’a yönelik hakaretamiz ifadelerde bulunmakla beraber, Kuran nüshalarını köpeklerin boynuna asmak ve ateşte yakmak gibi bir takım fillere başvurdukları sıkça dile getirilir. Tabi bu ifade ettiğim gibi meselenin devlet belgelerine yansıyan boyutu. Buna rağmen Kızılbaşların bizzat kendi içlerinde Kuran’a nasıl baktıklarına dair de çeşitli ipuçlarına sahibiz. Bunların başında ise söz konusu yüzyıldan itibaren Anadolu’daki topluluk mensupları arasında dolaşımda olan Buyruklardaki kimi açıklamaların Sünni çağrışımları taşıması geliyor. Tabi bu da temel bir referans kaynağı olarak Kuran’ı dışlamaz. Ama zannımca bizzat bu Buyruk yazmalarının sahip olduğu muhtevanın da ciddi şekilde ele alınıp incelenmesi gerek. Çünkü bu Buyruklarda muhteva olarak, Şiilik ile Sünnîlik arasındaki benzer pratikleri yansıtan ibarelerin olduğunu görürüz ki bu da Kızılbaş/Alevilik için ne kadar mümkündür sorusunu ön plana getirir. Bununla da Buyrukların ne tamamen Şii ne de Sünni olmak gibi bir özelliğe sahip oldukları anlaşılır ki bu da Anadolu’daki Kızılbaşlara yönelik bizzat Safevilerce gerçekleştirilen propagandanın muhtevasına yönelik önemli ipuçları sunar. Tabi burada Şah İsmail dönemindeki gulat-ı Şia ve Batıni din anlayışından ziyade Şiiliğin kurumsallaşmasına işaret eden farklı bir muhteva da söz konusudur.

Bugün itibarıyla Alevilerin Kuran ile olan ilişkilerine baktığımızda karşımıza çok farklı pratikler çıkıyor. Bu pratikleri de Alevilik tarihinden bağımsız ele almak pek mümkün değil. Kişisel kanaatim ve özellikle de II. Abdülhamid dönemi Kızılbaş/Alevi siyasetini çalışan bir tarihçi olarak Kızılbaşların Kuran ile olan ilişkilerine baktığımızda bu ilişkinin günümüzde olduğu kadar pek de yoğun olmadığı görülüyor. Çünkü Kızılbaş/Alevilerin Osmanlı ile olan ilişkileri devletin periferisinde yer almaları hasebiyle kendileri açısından daha “korunaklı” ve de yoğun müdahalelere kapalıydı.

Modern devlet ve özellikle Cumhuriyet ile birlikte Sünniler ile şehir hayatında meydana gelen karşılaşmaların sonuçları ise farklı oldu. Bunu yine yakın bir tarihte İletişim Yayınları’ndan çıkacak “Türkiye’nin 1970’li Yılları” başlıklı kitapta yer alan makalemde irdeledim. Söz konusu makaleye atıfla şunu söyleyebilirim ki bu topraklardaki esas fay hattı Osmanlı’dan Cumhuriyete her daim Alevilik oldu. 70’li yıllardan itibaren sağ-sol çatışması olarak lanse edilen çalkantılı ortamın altında da bir yanıyla Alevilik meselesi yatıyordu. Bu hususta özellikle sağın refleksleri ve gerçekleştirilen katliamlarda Alevilerin toplu yerleşim yerlerinin hedef alınması bir tesadüf değildir! Çünkü bu yıllarda aksini sunan toplu katliamlar Alevi yerleşkeleri dışında söz konusu olmadı. Buna ek olarak şunu da ifade etmek isterim ki öyle çok büyük laflarla iddia edildiği gibi Sol’un Alevileri istismar ettiği gibi bir durum da söz konusu değil. Bunun için Sol ve Alevilik arasında karşılıklı bir ilişkinin olduğu ve Alevilerin mevcut siyasal iklimi yorumlayarak Sol ile ilişkilenmelerinin etkisi büyüktür. Aynı şey Sol örgütlerin kurucu kadroları içerisinde azımsanmayacak bir Alevi kesimin yer almasından da anlaşılır. Ki bence bu gençlerin Sol’a olan meyilleri de tamamen içinde yetiştikleri ortamın bakiyesi ve bu bakiyeye göre şekillenen algılarına dayanmaktaydı.

Alevilerin Kuran ile olan ilişkilerine dönersek. Daha öncesinde bahsettiğim bağlamı da göz önünde bulundurduğumuzda 20. yüzyılın ortalarına değin kırsal ağırlıklı bir yaşama sahip olan Alevilerin gündelik yaşamları ve özellikle de cenaze erkânlarında bugün ki gibi Kuran ve kısmi düzeyde de olsa camilere meyillerinin olduğunu düşünmüyorum. Zaten en son II. Abdülhamid döneminde de bundan şikâyet edilerek Alevilerin bir tashih-i akaide (inançlarının düzeltilmesi) tabi tutulmalarının gerekliliği sıklıkla vurgulanır. Yine devletçe tutulan kayıtlarda Alevilerin İslam dışı pratiklerine vurgu yapılarak hiçbir İslam pratiğini uygulamadıkları da ifade edilmekteydi. Cenaze ve Kuran ile ilgili olarak geçen bir kayıtta cenazeleri başında sabaha kadar saz çalıp sonrasında da “ezme düzme sözlerle” ölüyü defnettikleri aktarılır. Bunun istisnai bir durum olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o dönemlerin bakiyesini yaşayan ve duyan insanlarla gerçekleştirdiğim görüşmelerde bu pratiklerin yakın bir döneme kadar uygulandığını kişisel olarak duydum.

Alevilerin bugün Kuran ile gerçekleştirdikleri ibadetlerindeki artış daha çok “gerçekleştirilen takıyyenin kuşaklar arasında normal bir inanç olarak kanıksanmasıyla” çok alakalı. Tabi bunda Dersim’den ziyade İç Anadolu’da gerçekleştirilen katliamlara maruz kalan Alevilerin yaşadıkları travmaların da büyük bir etkisi söz konusu. Sergilenen bu tutum sadece Alevilere özgü olmayıp yine modern devlet ve hükümranlık anlayışıyla çok alakalı. Homi K. Bhabha’dan alıntılarsak, bunun mimicry (taklitçilik) kavramsallaştırmasına denk düşen, madunun iktidarın epistemolojisini içselleştirerek, buna göre hareket etmesiyle yakın bir ilişkisi söz konusu. Çünkü Sünni toplumun ve elbette ki devletin kodlarında hala Alevilere dair çok büyük önyargılar mevcut. Aleviler ise sürekli bu önyargıları şekillendiren algı ve söylem üzerinden test edilerek, bir nevi olması talep edilen şekilde rüştlerini ispat edilmeye davet ediliyor. Misal “Ali’yi sevmek Alevilikse ben de Aleviyim” yönlü ifadeler tersi yönden bir hakikati çağırmanın yanı sıra test edici ve kışkırtıcı bir niyet taşıyor.

Ezcümle şunu söyleyebiliriz: Mağdurun maruz kaldığı baskı altında muktedirin dilini devşirmesi olağan bir durum. Ama burada esas mesele bu dili devşirirken ne denli stratejik davranıp davranmadığıdır. Son yıllarda Aleviler arasındaki hareketlilikte buna karşı bir örgütlülük oluşturmaya çalışırken bazıları ne yazık ki bu duruma yenik düştü. Fakat ben buna rağmen tüm bu örgütlenmelerin de taşıdıkları niyet açısından çeşitli marazlara sahip olduğunu düşünüyorum ki bunların başında da cemevleri ve ibadetteki homojenleşme geliyor.

'DOĞRU ALEVİLİK TARTIŞMALARI VAR'

Türkiye’nin muhtelif yerlerinde Cemevleri var. Bunlar arasında inançsal bir işbirliği ya da işleyisten kaynaklı ne gibi sorunlar var?

Cemevlerinde karşılaştığım pratiklerin yer yer homojen bir Alevilik anlayışını oluşturmaya çalıştığı kendi tecrübelerimle sabit. Bu da yetmezmiş gibi bizzat Aleviler içerisinde “doğru Alevilik” tartışmalarına sıklıkla tanık oluyorum ki bunun bence isteyerek ya da istemeyerek “muktedirliğe özenmek dışında” pek bir karşılığı yok. Abartılı bir örnek olabilir ama nasıl ki Diyanet’in kurulmasıyla Sünniler belirli bir tornanın kontrolü altında tutulmak istendi bugün giderek dışarıdan ve içerden Alevilerin de benzer bir sürece sürüklendiklerini düşünüyorum. Zira “gerçek Alevilik budur” diyerek diğer Alevilerin pratiklerini eleştirmek muktedirliğe özenmek değilse nedir? Buradaki nüans farkı daha çok bunu gerçekleştiren Alevilerin Sünnilerden farklı olarak tarihsel mağduriyetlerine daha çok seslenmelerinden kaynaklı. Çarpıcı bir örnek verecek olursak, bugün geleneksel Aleviliğin içinden meseleye baktığımızda karşımızda belki de Alevilik adına büyük laflar edenlerin bizzat kendilerinin “Alevi olmadıkları” hükmüne varılabilir. Bu cümlemin teville başka yere çekilmemesi için şunu özellikle belirtmek isterim: Bu kanaatin sahibi ben değilim ve kimsenin Aleviliğini de sorgulamıyorum ki bu düşüncelerime de ters olur. Lafım tamamen bunu yapanlaradır.

'SIRF VALİ KATILMIŞ DİYE SÜNNİ USÜLE GÖRE ERKÂN YAPILDI'

Devam edersek… Demin de işaret ettiğim gibi Cemlerindeki bu kurumlaşmanın benzer yönde eğilimleri taşıyanlarca sürdürülmesinin dışarıdansa bizzat Alevilerin kendisince yaratılacak bir kırılmaya neden olacağı aşikâr. Hatta bazı cemevlerindeki ideolojik kutuplaşmalar ile bu sürecin başlayıp, devam ettiğini görüyoruz. Burada ayrıca Aleviliği siyasetin diline tahvil ederek siyasi kariyer peşinde koşanların etkisinin olduğunu da inkâr edemeyiz. Buna da sağ-sol fark etmeksizin bütün siyasi partilerin seçim stratejilerinin imkân sunduğunu söyleyebiliriz. Diğer bir örnek olarak devlet erkânının yer yer cemevlerine gösterdiği “teveccühün” de bozucu bir etkisi var. Geçenlerde bir cemevindeki cenaze erkânında, sırf vali katıldı diye tamamen Sünni usule göre erkân yapıldığına bizzat tanık oldum! Düşünebiliyor musunuz burada dahi muktediri temsil edene kendini ispat etmek gibi bir hal söz konusu ki devamının sürdürülmesi halinde bunu tecrübe edecek kuşakların nasıl bir savrulma içerisinde olacaklarını varın siz düşünün.

Cemevlerinin bahsettiğim yönde kurumsallaşmasının Alevilik açısından problemli olduğu aşikâr olmakla birlikte bizzat “kurumsallaşma” kavramının kendisinin de sorunlu olduğunu düşünüyorum. Neden derseniz? Bir kere iktidarın kendisi de Alevilere seslenirken “tek bir Aleviliğin” olmamasından ve “hangisini muhatap alacağından” sürekli veryansın ediyor ki bu bence bilinçli bir söylem olup Alevileri tamamen “kurumsallaşma”ya davet etmektir. Oysaki bu konuya mesai harcayan sosyal bilimcilerin de çok iyi bildiği gibi ne tarihsel ne de güncel olarak tek bir Alevilikten bahsetmek mümkün olmadığı gibi bu bizzat inancın kendisince de “yol bir sürek bin bir” ifadesiyle korumaya alınmıştır. Tabi bu farklılık sadece Alevilik için değil Sünnilik için de geçerli. Ama Alevilikteki nüans farkı bizzat inancın ve sergilenen pratiklerin bunu ilke haline getirmiş olması. Misal, Nuri Dersim’i eserinde Hacı Bektaş Postnişini Cemaleddin Efendi’nin zamanında Dersim’deki çalışmalarından bahsederken, Efendi’nin tarık üzerinden bölge inancına yönelik müdahalesine değinerek bunun Dersim aşiretlerince çok büyük bir tepkiyle karşılandığını ifade eder. Daha da geriye gidersek, Alevilerce kutsal kabul edilen tarık üzerinden Aleviler içinde meydana gelen bu tartışmaların öncüllerine 19. yüzyılda da tanık oluyoruz ki o dönem Kızılbaşlarla ilişki halinde olan Amerikalı Protestanlar bu durumu “topluluk içindeki bir reformasyon hareketi” olarak yorumlamıştır. Özetlersek, burada da Alevilik içi bir çatışmanın olduğunu görürüz.

'ŞİİLEŞTİRME ÇALIŞMASI VAR'

Günümüzde Alevi camiası içerisinde topluluğun Şiileştirilmeye çalışıldığına dair kaygılara da yer yer denk geliyoruz. Sizce böyle bir durum söz konusu mu?

İran’ın Şiilik ve Alevi inancı arasındaki çeşitli motif benzerliklerine dayanarak Şiileştirme yönlü bir yakınlaşma içerisine girdiği aşikâr. Bunu da özellikle, İran’daki bir takım geziler sonucu Şii endoktrinasyona tabi tutularak devşirilen Aleviler vasıtasıyla gerçekleştiriyor. Yakın çevremde de bu yönde bir değişim ve dönüşüme maruz kalan Aleviler ve hatta dedelerin olduğunu biliyorum. Bunların da neden “namaz ve oruç tutmuyor ve içki içiyorsunuz” diyerek toplum içinde çalışmalar yaptığının tanığım. Hatta bu durum Dersim gibi büyük çoğunluğu Alevi olan bir topluluk içerisine de yerleştirilmeye çalışılmakta. Bunun sonuçlarının neler olacağını gelecekte göreceğiz. Ama bu yönde müdahalelerin pek de müspet sonuçlar vermeyeceğini bilmek için kâhin olmaya gerek yok!

Alevilik içerisindeki kurumsallaşmaya dair farklı bir örnek daha vermek isterim. Son yıllardaki gözlemlerimden Alevilikteki belirli kutsal mekânların bizzat Alevilerin öncelikli ziyaret yerleri arasına geldiğini görüyoruz. Yakın bir zamana değin belirli bir muhitteki köylerin ve hatta sadece bir köyün dahi ziyaret maksadıyla gittikleri kendilerine has kutsal mekânları söz konusuyken bu şimdilerde farklılaşarak ülke çapındaki belirli mekânlara gerçekleştirilen seferberlikler şeklinde icra ediliyor. Bana göre bu meselenin de antropolog, siyaset bilimci ve sosyologlar tarafından irdelenerek meydana gelen bu tutumun arkasındaki saiklerin iyice irdelenmesi gerek.

YALÇIN ÇAKMAK KİMDİR?

Lisan, master ve doktorasını Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamladı. Aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalıştı. Değişik forum, panel, gazete ve dergilerde yayınladığı yazılarıyla Alevi kimlik inşasında özellikle Osmanlı Devleti’nin Alevi politikaları üzerine eğilen Çakmak, Alevilik üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarıyla tanınan bir araştırmacı. Osmanlı-Safevi ilişkilerinden başlayarak Tanzimat dönemi ve sonrası yaşanan merkezileşme sürecinde Alevilerin durumuna dair yaptığı akademik tespitler günümüzde yürütülen tartışmalara ışık tutacak nitelikte. Çakmak aynı zamanda imparatorluktan ulus-devlet sürecine geçişte Meşrutiyet’ten ve Cumhuriyet anayasalarına kadar çizilen çerçevede Alevi kimliğinin resmiyette varlığı ya da yokluğuna kaynaklık eden siyasal zeminin oluşmasına dair de önemli ipuçları sunmaktadır.

Yakında İletişim Yayınları’ndan çıkacak olan doktora çalışması, Alevilik konusunda sadece çok kullanılagelen referans kaynaklardan ziyade birçok dilden ve değişik dönemlerde Alevi coğrafyasında bulunan Avrupalıların kayıtlarıyla o dönemde yürütülen tartışmalara Alevilerin ve devlet(ler)in yaklaşımıyla beraber, bunun Aleviler üzerinde bıraktığı ve günümüze değin süregelen olumlu ya da olumsuz etkilerin anlaşılmasına yardımcı olacak türden başarılı bir çalışma. Tarih Vakfı Mütevelli Kurulu üyesi olan yazarın daha öncesinde İletişim Yayınları’nda birlikte derlediği 'Kızılbaşlık, Alevilik ve Bektaşilik' ve 'Kürt Tarihinden Portreler' başlıklı iki kitap çalışması bulunuyor.

 

Bu haber toplam 2633 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 Özgür Dersim | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0428 212 10 48 | Faks : 0428 212 36 39 | Haber Scripti: CM Bilişim